Kayıtlar

2007 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Yoksa yine...

Hadi kapat gözlerini.
Yaklaşmakta olan yeni yılı hayal et.

Neler geliyor gözünün önüne?
Neler ifade ediyor sana bu son model, gıcır gıcır yeni yıl?
En azından onun daha öncekilerden daha güzel bir yıl olmasını istiyorsun değil mi?
Peki ne kadar sürüyor içini kaplayan bu umutlar?
Ne zaman yavaş yavaş pes etmeye başlıyorsun?
Ne zaman bunun da diğerlerinden bir farkı yokmuş diyerek teslim bayrağını çekiyorsun?
Aslında sen de biliyorsun değil mi?
Yaklaşan yeni yılda da yaşayacaklarının hiç bir farkı olmayacak daha öncekilerinden.

Bu yeni yılda da;
Yine her sabah güneş doğacak.
Yine sen, kimi sabah büyük bir keyifle, kimi sabah homurdanarak uyanacaksın.
Yine birileri sana gülümseyerek günaydın diyecek, birileri seni adam yerine koymayıp suratına bile bakmayacak.
Yine birileri senin canını yanacak, belki sen birilerinin canını yakacaksın.
Kimi zaman haksızlıklara uğrayacak, kimi zaman büyük mutluluklar yaşayacaksın.
Belki yine sokakta yağmura şemsiyesiz yakalanıp sırılsıklam ıslanacaksın.
Hızla yanından geç…

Öylesine...

Yağmurlu bir İstanbul akşamı.
Yoğun bir trafik.
Yeni yılı karşılama telaşındaki ışıl, ışıl, rengarenk, kokoş caddeler, sokaklar, dükkanlar.
Yeni bir yıla hazırlık.
Yeniden yeşeren umutlar,
Yeni kurulan hayaller.
Bembeyaz yeni bir sayfanın heyecanı.
Yepyeni bir başlangıç şansı daha.
Yeni yılda hayatına dahil olabilmek için sıralarını bekleyen yeni rol arkadaşların.

Biten bir yıl.
Bir yol sonu daha.
Yaklaşan bir veda vakti.
Belki biraz kırgın, belki de mutlu.
Ardında bıraktıkların.
Alıp kendine kattıkların.
Geride kalan gözyaşların, kahkahaların.

Yavaş yavaş inmekte olan bir perde.
Sana biçilmiş bir rol, bilmediğin bu role karşılık senin doğaçlama oynadıkların.

Yeni bir yıl.
Kendine aldığın yeni bir hediye.
Yeni bir CD.
İlk defa dinlediğin bir parça.
Tam da ihtiyacın olduğu bir anda.
Seni alıp bambaşka diyarlara götüren, seni etkileyen sözler.

Ben kimim?
Geçmişte neler gizli?
Yaşam başkalarına karşı oynanan bir oyun mu?
Benim rolüm ne?
Peki ya sen!
Şimdi nerede? Nasılsın?
Neler geçiyor göynünden?
Birbirimizi gerçekte…

Ben Mars’lıyım abi benden adam olmaaaaaaz...

Kadın: Alo,müsait misin? Kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Biriyle konuşmaya ihtiyacım var. Biraz konuşabilir miyiz seninle?
Adam:İçinden "Ah be canımıniçi sen ne zaman iyi oldun ki." Müsaitim canım, müsaitim ben. Seni dinliyorum.
Kadın: Yine her şey üst üste gelmeye başladı bu ara nedense. Ben mi yanlış anlıyorum insanları. İnsanlar mı beni yanlış anlıyor bilemiyorum. Allah aşkına sana az önce attığım maili okudun mu? Gördün mü neler yazmış bana. Ben bunu mu hak ediyorum?
Adam: Bitanem senin yaşamını ben neye benzetiyorum biliyor musun? Karanlık bir oda da ve oda da var olduğuna inandığın simsiyah bir kedinin sana her an saldıracağını düşünerek mütemadiyen tetikte yaşıyor gibisin. Üstelik oda da büyük olasılıkla o simsiyah kedi yok. Yani boşu boşuna kendini geriyorsun. İnan ben o bahsettiğin mail de sorun edilecek hiç bir şey görmedim.
Kadın: Ne demek şimdi bu? Lütfen daha açık konuşur musun benimle?
Adam: Canım her zaman ki gibi yine hemen kızmaya başlama lütfen. Neden sürekli etr…

Ben inandığım masalları mı anlatıyorum, sen kendininkini yaşıyorsun!

Adam: Bu şekilde konuşarak ne büyük bir günah işlediğinin farkında değil misin?
Kadın: Günah diye bir şey yoktur!
Adam: Günah diye bir şey yok mu dur? Ne dediğinin farkında mısın sen?
Kadın: Anlamıyorsun değil mi hala? Günah sadece senin kafanın içinde, günah sadece senin düşüncelerinde.
Adam: Çok fazla ileri gidiyorsun. Bu şekilde konuşmayı bırakıp bir an önce Tanrıdan af dilemelisin.
Kadın: Tanrı hiç bir zaman affetmez. Çünkü o hiç bir zaman bizleri kınamaz. Onu o kadar yanlış tanıyorsun ki. Tanrı her zaman sadece bizim mutlu olmamızı ister.
Adam: Lütfen artık devam etme Tanrı seni duyuyor.
Kadın: Evet doğru söylüyorsun. Tanrı beni her zaman duyar ve her zaman bana sevgiyle gülümser.
Adam: Yeter artık sus. Daha fazla günaha girme. Bir an önce dua et ve Tanrıdan af dile.
Kadın: Neden Tanrıya bir ebeveyn rolü yansıtma ihtiyacı hissediyorsun? Neden ödüllendiren, yargılayan ve cezalandıran bir Tanrı ortaya çıkarmak, sevginin çerçevesinde korkuya dayanan bir gerçeklik yaratmak için çabalıyorsun? …

Çukurlar...

Düşünüyorum da;

Acaba hayat mı gerçekten zor?
Yoksa biz mi onu daha çok zorlaştırıyoruz?

O sürekli şikayet ettiğimiz, önümüze çıkan çukurlar mı suçlu?
Yoksa, biz mi onları fark edemeyip hep içlerine düşüyoruz?

Canımızı esas yakan şey, o çukurlara düşmek mi?
Yoksa daha çok, göremeyip içine düştüğümüz için kendimize mi kızıyoruz?

Çukurlar mı hainlik yapıp devamlı bizi takip ediyor?
Yoksa biz mi hep aynı çukurlara inatla düşüyoruz?

Gerçekten gidebileceğimiz başka yollar mı yok?
Yoksa bildiğimiz, alıştığımız yol diyerek hep aynı yolları biz mi tercih ediyoruz?

Başrolünü oynadığımız senaryo mu hiç değişmiyor?
Yoksa sürekli aynı replikleri kullanarak kendimizi aynı bölümü tekrar tekrar oynamaya biz mi mahkum ediyoruz?

Acaba senaryonun tamamı ne anlatıyor?
Biz hangi bölüm de takılıp kalıyoruz?

16 Aralık 2007
Haşim A.

İnan ben de yabancısıyım bugün kendimin!

Resim
Yapamadım bu sabah.
Her sabah aynama sızan dostuma gülümseyip “Bugün harika bir gün olacak” diyemedim.
Dönmedi dilim bu sabah, bir türlü söyleyemedim.
Fark etmemişim.
Tükenmiş meğerse bütün enerjim.
Bu sabah direnemedim daha fazla kendime.
En sonunda zihnimde dolanan düşüncelere yenildim.
Beni yargılamadan önce bilmeni isterim.
Bugün gördüğün ben, ben değilim.

Bulduğum her fırsatta kapadım gözlerimi bugün.
Gözyaşlarım akmak istedi, ben onları göz kapaklarımın ardına gizledim.
Kontrolsüzce ortalığa saçılıp, can yakmak istedi ucu bilenmiş sözcüklerim.
Sustum, onları zihnime hapsettim.
Güçsüzdüm ama yine de kimsenin enerjisini çalmak istemedim.
Kimselerin olmadığı yerleri, işte bu yüzden tercih ettim.
Sırf bu yüzden belki de seni gördüğümde yolumu değiştirdim, bakışlarımı senden kaçırıp hep başımı öne eğdim.
Belki de sen bana selam verdin, gülümsedin, ama ben onu görmedim.
Beni yargılamadan önce bilmeni isterim.
Aslında ben, böyle biri değilim.

Ben bugün, korkularıma teslim oldum, endiş…

İnanmayacaksın ama....

O kadar yorgunum ki yorgunluktan gözlerim kapanıyor. Bu aralar nedense hem özel hayatımda, hem işte herşey hep üstüste geliyor. Ya hayat artık beni fazla yoruyor. Ya da ben artık yaşlandım nefesim onun temposuna yetmiyor. Gecenin bir vakti Karaköy iskelesinden kalkan Kadıköy vapuruna son anda yetişip, palas pandıras biniyorum. Koskoca vapur o saatte bomboş. Rastgele bir koltuğa kendimi adeta bırakıyorum. O da hemen peşim sıra giriyor salona, bomboş vapurda gelip tam yanıma oturuyor. O kadar kötü bir durumdayım ki konuşmamak için gözlerimi kapatıyorum ama kapatmamla birlikte o konuşmaya başlıyor.
- “Çok sıkıntılı ve yorgun görünüyorsun. Konuşmak istersen seni dinlerim”
Göz ucuyla bakıyorum iyi giyimli ve temiz bir hali var. Çok yaşlı denilemez ama çok gençte değil. Tahmini 55-60 yaşlarında görünüyor. Hafifçe gülümsüyorum.
- “Biraz yorgunum” diyorum.
Bu cevabımdan sonra belki kalkıp gider diye bekliyorum ama ben konuşmaya niyetlenmeyince bu sefer o anlatmaya başlıyor. Bana beni, son günler…

Çok Tuhaf bir geceydi (Son Bölüm)

Tekrar Tepebaşı’ndaki katotoparka doğru yürümeye koyuldum. Bir süre yürüdükten sonra kendimi yine o köhne bakkalın – yani esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan Starbucks’ın- önünde buldum. Artık hem beynim hem de bacaklarım pes etmişti. Daha fazla dayanamadım ve kendimi bakkalın önüne yığılırcasına bıraktım. İçine kısılıp kaldığım bu zamansız zaman dilimi damağımı iyice kurutmuştu. Tam çantamdaki su şişesini çıkarmak üzereyken önce, bakkalın yanan ışıkları ile birlikte etrafım birden aydınlandı ardından da bakkalın o köhne kapısının üstelik hiç gıcırdamadan yavaşça açıldığını hissettim. Sırtım bakkala dönüktü, hem bana doğru gitgide yaklaşan ayak seslerinin sahibini görebilmek, hem de her tarafı dökülen bu garip dükkanda neler olup bittiğini anlayabilmek için başımı geriye doğru çevirmem ile birlikte onunla gözgöze geldim. Bana bir süredir beklediği gecikmiş misafirini karşılayan bir ev sahibesi edasıyla nerelerde kaldın dercesine bakıyordu. Şaşkınlık içerisinde hiç bir şey söyleyem…

Çok Tuhaf bir geceydi (2. Bölüm)

64. sokakta, yoğun bir sis bulutunun içinde, elimden geldiğince hızlı adımlarla ilerlemeye çalışırken, bir yandan da düşünüyordum. Tüm bu yaşadıklarımın mantıklı bir açıklaması olmalıydı mutlaka. Belki de çok uzun zamandır sürekli mesaiye kalıyor olmam, başıma düşen saksının da yardımıyla, sonunda böyle garip halüsinasyonlar görmeme neden olmuştu. Anlaşılıyordu ki pilim iyice tükenmişti artık. Zaten bu yoğun mesai trafiği nedeniyle, uzunca bir süredir ne eşimi, ne de oğlumu doğru dürüst görebiliyordum. Genellikle ben eve geldiğimde onlar uyumuş, sabah evden çıkarken de henüz uyanmamış oluyorlardı. Önünden geçtiğim binaya bir kez daha baktım ve durdum. Çünkü bir an garip bir şekilde bulunduğum yerde dönüp durduğum hissine kapıldım. Sanki sürekli daire çiziyor, tekrar tekrar hep aynı binaların önünden geçip duruyordum.
- Hala yetmedi mi?
- ……………
Görebildiğim kadarıyla sokakta yalnızdım ve duyduğum bu sorunun kimin tarafından, kime sorulduğunu anlayamamıştım. Ben cevap vermedim ama o konuşm…

Çok Tuhaf bir geceydi (1. Bölüm)

Sonunda, yarın için benden istenen raporları bitirebilmiş kendimi şirketten dışarı atabilmiştim. Kolumdaki saat 23:40’ı gösteriyordu. Dışarıdaki serin hava ve ara ara esen kuvvetli rüzgar beni biraz olsun kendime getirmiş, ayıltmıştı. Arabayı sabah tepebaşındaki katotoparka bırakmış olduğum için Tophane’den, Taksim’e doğru ağır ağır tırmanmaya çalışıyordum. Birden bastıran yağmurla birlikte, şirketten çıkarken şemsiyemi yanıma almadığım gerçeğiyle karşılaştım. Artık yolu yarılamıştım, bu durumda yapacak çok fazla bir şey kalmıyordu. Önüme çıkan ilk binanın saçaklarının altına sığınıp yağmurun hızını azaltmasını beklemeye başladım. Bu arada rüzgarda yağmurla birlikte şiddetini iyice artırmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra beklemekten sıkılıp, ne olacaksa olsun diyerek yürümeye karar verdiğim an da başıma aldığım sert bir darbe ile yere yığıldım.
Gözümü açtığımda kendimi bir Starbucks cafenin mor koltuğunda buldum. Başım aldığı darbeden dolayı çok fena ağrıyordu.
- Ayıldın demek! İnsanl…

Bana ait, ama benim bile bilmediklerime dair...

İki kişilik bir yolculuk bu.
Adımları senin.
Bastığın yerler benim.
Bana ait, ama benim bile bilmediklerime dair.
Dokunan parmaklar senin.
Hissettiklerim benim.
Kimi zaman kahkahalara karışan.
Kimi zaman gözyaşlarına boğulan.

Senin, beni benimle tanıştırdığın bir yolculuk bu.
Anladıkların senin.
Anlatamadıklarım benim.
Bana ait, ama daha önce hiç yaşanmamışa dair.
Tüm tercihler senin.
Tüm keşifler benim.
Kimi zaman dudaktan kalbe.
Kimi zaman hırstan, öfkeye.
Avuçlarında kalan özü, senin.
Parmaklarından süzülenlerse benim.

Ne senin, ne de benim, ne zaman ve nasıl sona ereceği bilmediğimiz bir yolculuk bu.
İçinde yaşanan ve yaşanacak her ne varsa, tamamı aşka dair.

11 Kasım 2007
Haşim Arıkan

İhtimaller...

Doktor, milyonda birlik bir ihtimal dediğinde, ağlamamak için bakışlarını cama kaydırdı, bir yandan kendini tutuyor, bir yandan dudaklarını ısırıyordu. Ama kendini zorlasa da oda da bu şekilde daha fazla duramadı. Çantasını kaptığı gibi sokağa fırladı.Onun için geriye tek bir ihtimal kalmıştı.Koşar adımlarla onun kapısına kadar geldi.Yol boyunca hıçkıra hıçkıra ağlamaktan artık gözleri kızarmıştı.Kapıyı çalarken önce gözyaşlarını sildi, sonra boğazına dizilen hıçkırıklarını yuttu ve sustu. Kapıyı açtığında hiç beklenmedik şekilde karşısında onu buldu.Gözlerine inanamadı çünkü bunun gerçekleşeceğine ihtimal bile vermiyordu.O ise şu anda tam karşısında durmuş buğulu gözleriyle ona bakıyordu.Onu karşısında bulunca hissettiklerine o da çok şaşırdı ve anladı ki, o aslında şairin de dediği gibi onun sevebilme ihtimalini sevmişti. İhtimal gerçeğe dönüşünce de o büyülü aşk sanki bir anda yüreğinden uçup gitmişti.Onu hemen içeri aldı.İkisi de susuyordu.Havada asılı kalan sessizliği dağıtmak içi…

Onları hiç merak ettin mi?

Keşke hayatımda geldiğim bu noktaya pek çok insanı incitmeden gelebilseydim.

Neler düşündürüyor bu cümle sana?
Sen de bugün bulunduğun noktaya gelene kadar, bilerek veya bilmeyerek çok insan incittin mi?
Peki onlarla aranda geçenler hiç yaşanmasaydı, sen yine bugün bulunduğun noktaya gelebilir miydin?
Onları hiç incitmeseydin, onları incittiğini fark etmeseydin yine bugünkü sen olabilir miydin?

Ne kadar şaşırtıcı bir şey değil mi?
Birilerini incitmenin senin üzerin de yarattığı gelişim etkisi ve onların da bunu senin için, çoğu zaman sessizce kabullenişi.
Evrenin, kendi içinde kusursuz işleyen, çift taraflı mükemmel dengesi.

Düşündün mü hiç?
Acaba onlar, yaşadıklarınızdan nasıl etkilendi?
Yaşadıklarınıza dair onlar neler hissetti, neleri fark etti?
İki kişi arasında yaşananların, iki tarafta yarattığı, iki farklı etki!

Peki birlikte yaşadığınız gerçek kimin düşüncelerinde gizli?
Acaba gerçek, hanginizin hissettikleri?
Ya da gerçek denilen şey, bir tane mi?
Sen sadece kendi gerçeklerini belirleyebili…

Spiritüel adamın espritüel karısı...

Kadın: Biliyor musun? Herkes son günlerde bende gözlemledikleri büyük değişimin sırrını soruyor bana. Onların bu ilgisi ve merakı inanılmaz hoşuma gidiyor.
Adam: Hayatım bence insanların senin hakkında düşündüklerine odaklanmak yerine kendin hakkında düşündüklerine odaklanmalısın.
Kadın: Canım sen iyi misin? Hem şu elindeki kitabı artık bırakıp birazcık da benimle ilgilenebilir misin? Biliyor musun biz sanırsam evliyiz seninle? Ben kime konuşuyorum acaba? Delirtecek beni bu adamın, bu halleri. Allahım neydi suçum neden bana bunu layık gördün. Ne günah işledim de ben bu cezayı hak ettim.
Adam: Biliyor musun? Senin hatan bu işte. Sen Tanrı’yı sanki senin ebeveyninmiş gibi düşünüyorsun. Ondan hep ödüllendirmesini, yargılamasını ve cezalandırmasını bekliyorsun. Ama inan bana sen Tanrı'yı çok yanlış tanıyorsun.
Kadın: Söyler misin, daha ne kadar sürdüreceksin bu işkenceyi? Kafanda bununla ilgili belirli bir süre var mı?
Adam: Sana bir tavsiye, hayatını beklentisiz, sonuçlara ihtiyaç duymada…

Sadece insandı hepsi...

Resim
Zamanın adının henüz zaman olmadığı bir zamandı.
Çok çok azdı o zamanlar yeryüzünde adı insan olan canlılar.
Hepsi Adem ve Havva’dan olma birer çocuktular.
"Kardeştiler"
Sadece "İnsandılar"

Zaman akıp geçti büyüdüler.
Eşleştiler, çoğaldılar.
Anne oldular, baba oldular.

Dünyanın dört bir yanına dağıldılar.
"Dünya idi hepsinin tek vatanı."
Ama onlar kendilerini yaşadıkları topraklarla sınırladılar.
Sınırlar çizdiler, gruplar oluşturdular, isimler koydular, ülkeler yarattılar.
Millet oldular, ırk oldular, devlet oldular.

Oysa sadece insandılar.
Hepsi dünya vatandaşıydılar.
Ama zamanla bunu tamamen unuttular.

Her geçen gün birbirlerinden daha fazla uzaklaşmaya başladılar.
Birbirlerine yabancılaştılar, kardeş olduklarını tamamen unuttular.
Kendilerini başkalaştırıp, diğer insanları soyutladılar.
Bencilleştiler, hırslarının, düşüncelerinin kölesi oldular.
Görüş ayrılıklarına düştüler, olmayan sorunlar yarattılar.
Birbirlerine öfkelendiler, kinlendiler, kızdılar.
Sürekli güç, iktidar…

Hayatın mevsimleri...

Kimi zaman bir bahar mevsimi gibidir hayat.

Tatlı bir meltem misali, hafif hafif eser sana doğru. Yavaşça çeker alır üzerindeki bütün olumsuz duyguları. Sıcaklığını hem vücudunda, hem de yüreğinde hissedersin. İşte o zamanlar; her sabah yataktan büyük bir keyifle uyanır, aynadaki dostuna tatlı, tatlı gülümsersin. Duşta, o en çok sevdiğin şarkı dolanır diline. Sokakta hiç tanımadığın insanlara bile bakarak sevgiyle gülümsersin. Gittiğin her yere senden önce, o göz alıcı ışığın girer. Kimbilir kaç kişinin gününü, sıcacık gülümsemenle, ya da ufak, samimi bir dokunuşla bir anda değiştirirsin.

Kimi zaman ise sert bir kış gibi gelir çöreklenir üzerine hayat.

Kaplar üzerini büyük bir hızla, örter bir anda her yanını. Koparır bütün iletişimini etrafınla, sana ulaşacak bütün yollar kapanır. Hapseder kendine seni. İşte o zamanlar; sanki nefes alamıyormuşsun gibi hissedersin. Gitmek bilmez , dinmek bilmez bir türlü. Her gün biraz daha kabuğuna çekilirsin. Yapayalnızsındır. Üşürsün, buz kesersin. Sı…

Yoksa o sizin hayatınızdaki tek şans mıydı?

Hadi silkin artık, toparlan biraz...
Bırak bu yorgun ruhların, fazla demlenmiş acı buruk tadını inatla yudumlamayı.
Hatırlamıyor musun yoksa?
Aşk şarabını ilk kez yudumladığında başının tatlı tatlı dönmeye başladığı o unutulmaz ilk anı.
Onu her gördüğünde kalbinin nasıl yerinden fırlayacakmış gibi deli deli attığını.
Ne o, inancın mı kalmadı yoksa artık aşka?
Yoksa o senin hayatındaki tek şans mıydı?
Bitti diye o tek şansını da kaçırdığını mı düşünüyorsun?
Yoksa bundan sonra hiç aşık olmayacak mısın?
O çok beğendiğini söylediğin muhteşem aşk şarabını bir daha hiç içmeyecek misin?
Bundan sonra hiç kimseyi onun kadar sevemeyecek misin?
Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?
Yoksa sen dünyadaki bütün mutlu çiftlerin birbirlerini bir kere de bulduğunu mu zannediyorsun?
Yapma Allah aşkına.
Aslında sen de gayet iyi biliyorsun.
Şu an içini yakan o ayrılık ateşi elbet bir gün sönecek.
Derken ardından çıkan rüzgar onun da küllerini uzaklara doğru üfleyecek.
O da en sonunda senin için mazide kalan hoş bir sadaya dönü…

Ah be İstanbul!

Adam: Allah kahretsin şu trafiğin haline bak ya. Lanet olsun... Bu şehirde bütün ömrümüzü yollarda heba ediyoruz. Nedir bu İstanbul’un trafiğinden çektiğimiz. Gece aynı kardeşim, gündüz aynı. On dakikalık bir yolu bir buçuk saatte ancak gidebiliyoruz.
Kadın: Sinirlenme aşkım boşver. Hem alış artık canım sende buna. Bak yavaş yavaş akıyor. Hem acelemiz de yok. Bir yere de yetişmiyoruz. Dur radyoyu açayım ben sana.
Radyo: Deprem uzmanı Jeolog Prof. Dr. Celal Sengör, olası Marmara depreminin 7.6 siddetinde olmasının beklendigini belirterek............
Adam: Yahu üstünden aylar yıllar geçti. Ara ara hortlatmasalar olmaz şunu. Yine başladılar deprem tantanasına. Durduk yerde gerim gerim geriyorlar sadece insanları. Sonra da ne huzur bırakıyorlar, ne uyku insanda. Ne olacaksa olsa da bir an önce kurtulsak hepimiz.
Kadın: Dur ben sana şimdi müzik açıyorum. Boş ver haberleri. Dediğin gibi zaten hep aynı haberler. Aşkım diyorum ki bugün seninle şöyle boğazda başbaşa bir yemek yesek. Ne dersin? En …

İnandığım Masallar

Şarjörüne özenle yerleştirdiğin cümlelerini boşaltıyorsun ardarda üzerime. Bir an bile tereddüt etmeden. Bazıları hedefi tam on ikiden vuruyor. Saplanıyor büyük bir acıyla kalbime. Sen arkanı dönüp giderken, ben üzerime yağdırdığın cümleler ve havadaki öfke kokusuyla kalakalıyorum ardında öylece.
Yan tarafımdan gelen sese başımı çevirirken bir atış poligonunda hedef tahtası gibi hissediyorum kendimi. Yan bandın hedef tahtası takma kafana fazla “Alışırsın sen de zamanla” diyor.
Alışmak istiyor muyum? Hiç sanmıyorum. Yavaş yavaş gücüm tükendiğini hissediyorum. Kalbimde açtığın delikler zaman geçtikçe daha fazla canımı yakıyor. Sonuna kadar "aşk" diye özenle koruduğum “biz” bir anda elimden kayıp yere düşüyor ve ikiye bölünüyor. "Sen" bir tarafa fırlıyor, "ben" öteki tarafa savruluyor.
Kendimi kötü hissediyorum. Biraz olsun rahatlarım umuduyla fonda “I will always love you” çalması için hayattan istekte bulunuyorum. Ama bu şarkının listelerden çıktığını bu yü…

İsimsiz bir roman

Gözlerini yavaşça açtı. Trenin camından hızla akıp gitmekte olan görüntülere dikkat edince köyüne iyice yaklaşmış olduklarını fark etti. Sevindi. Saatin kaç olduğunu anlayabilmek için çantasından cep telefonunu çıkardı. Allah kahretsin yine şarjı bitmişti. Artık bu pili değiştirmenin kesinlikle vakti geldi diye düşündü. Hiç konuşmasa bile yarım gün ancak dayanıyordu. Saat herhalde 00.00 olmuştur diye düşündü. Tekrar uyumaya çalıştı ama bir türlü uyku tutmuyordu. Oturmaktan ayakları şişmişti. Biraz hareket iyi gelecek diye düşündü. Ayağa kalktı ve arkasına doğru dönüp diğer yolculara doğru baktı. Bir kaç kişinin dışında hemen hemen herkesin mışıl mışıl uyuduklarını gördü. Hatta ufak çaplı horultu sesleri bile duyuluyordu. Bir öndeki vagona geçti. Öndeki vagon yataklı, kuşetli bir vagondu. Yanyana dizilmiş kompartımanlarında bir çoğunda sürgülü kapılar kapatılmış, kapı zincirleri takılmış, içeridekiler çoktan uykuya dalmıştı. Sadece vagonun sonuna yakın kompartımanlardan birinden dışarı…

Ruhumda, maziden dökülmüş kızıla çalan kuru yapraklar...

Bir ömre daha sonbahar geldi dostlar.
Ardımda devrilmiş koskoca yıllar.
Ruhumda ise, maziden dökülen kızıla çalan, kuru yapraklar.
İnsan meğer ne çok geziniyormuş onların üzerinde, bu güz mevsiminde.
Hepsi de bastıkça nasıl hüzünle çıtırdıyorlar.
Yoğun bir mevsimmiş be dostlar, bu mevsim.
Bir yanda doruklara çıkan olgun duygular.
Öte yandan çalmaya başlıyor vücudun da yavaş yavaş bütün alarmlar.

Duygular esecek hafif bir rüzgarda bile kırılacak kadar hassas,
Gözlerinde biriken damlalar ise, artık her an akacak kadar cesurlar.

Ne tuhaf!
Sanki artık, yakın sandıklarım bana uzak, uzak sandıklarım ise bana daha yakınlar.
Yakınlarımdan çok sokaklardaki hiç tanımadığım insanlar benimle uzun sohbetler yapıyorlar.
Eski dostlar ise ardarda göçüp beni yalnız bırakmak için sanki birbirleriyle yarışıyorlar.

Dostlar, söyledim ya mevsim artık sonbahar.
Yakında hiç bilmediğim, yaşamadığım bir mevsime doğru yolculuk var.
Bir yanda bildiğim ve yıllardır sürekli kulağıma fısıldanan, bana hatırlatılan doğrular.
Diğer ya…

Ne olur bunu bana yapma....

Yapma bunu bana.
Yaşadığımız onca güzel şeyin hatırına bana bunu yaşatma.
“Yaşandı ve bitti artık” diyorsun ama sensiz kalmama bir türlü izin vermiyorsun.
Görmüyor musun?
Sensizliğe alışmaya çalışıyorum.
Anlamıyor musun?
Yüreğim acıyor, nasıl gitgide küçülüyorum.
Hissetmiyor musun?
Seni nasıl deliler gibi özlüyorum.
Neden, evde nereye baksam, sen de oradan bana bakıyorsun?
Neden, hala her gece yatağımızın sana ait olan sağ tarafından bana gülümsüyorsun?
Neden, dinlediğim her şarkının içinden sürekli sen çıkıyorsun?
Neden, hala seni düşünmemi istiyorsun?
Lütfen bana bunu yapma.
Dolaşma artık bu evin içinde.
Dokunma ne olur hiç bir şeye.
Evde nefes bile alsam, neyi koklasam, hala buram buram sen kokuyorsun.
Ne olur daha fazla saklanma.
Ya gel yeniden yanıma, ya da beni tamamen terket.
Artık sensizliğe alışmak.
Sensizliğimi sensiz yaşamak istiyorum.

28 Ağustos 2007
Haşim A.

Ya vermeye az buldu, yahut vakti olmadı

Sabah herkesten önce erkenden uyanmıştı, sessizce giyinip kahvaltı için bir şeyler almak üzere hemen kendini sokaklara attı. Niyeti karısına ve kızına şöyle güzel bir pazar kahvaltısı hazırlayıp sürpriz yapmaktı. Dışarıdaki hava muhteşemdi. Güneş yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştı. Tam çingenenin önünden geçerken demetlenmiş taze papatyaları gördü ve durdu. Karısına en son ne zaman çiçek almış olduğunu düşününce utandı. Epey uzun bir zaman olmuştu.
- Günaydın, kaça papatyalar? - Günaydın abiiiii siftah için sana 15 YTL olur. Daha siftah etmedim be abi. Şimdi demetledim daha onları tazecikler. İki demet yetermi abi? - Valla 10 YTL ye verirsen bir demet alırım. - Olurmu be abicim 10 YTL’ye bana girişi vardır bunların zaten. - Peki hayırlı işler sana o zaman. - Tamam be abicim gel adi senin o güzel atırınımı kırcam. Siftah senden bereket Allah’tan. - Hadi hayırlı işler sana. İnşaallah hepsini satarsın çiçeklerinin bugün.
Burnuna götürüp içine çekti kokusunu papatyaların. Kendileri…

Gerçekten hazır mısınız?

Mel Gibson’ın başrolünü oynadığı “What Women Want – Kadınlar ne ister?” isimli filmini seyredenler el kaldırsın lütfen. Hani bekar bir reklamcıydı Mel Gibson, Darcy adında bir kadınla (Helen Hunt) çalışması gerektiği için kadınların nasıl düşündüğünü ve neleri sevdiklerini anlamasını sağlayacak bir testten geçiyordu. Bu sırada ufak bir kaza geçirip, ertesi sabah uyandığında çok ilginç bir özelliğe, “kadınların ne düşündüğünü anlama yeteneği” ‘ne sahip olduğunu fark ediyordu.
Sıkı durun şimdi size bununla ilgili bomba gibi bir haberim var! Bilim adamlarının uzun süren çalışmaları sonucu, bu iş için gerekli iksir bulunmuş. Tahmin ettiğiniz gibi bulunan bu iksiri içtiğiniz zaman aynı Mel Gibson gibi – hatta daha da ötesi, cinsiyet gözetmeksizin tüm- insanların sizinle ilgili ne düşündüğünü anlayabiliyorsunuz. Ama bu iksirin artı bir özelliği daha var. Bu iksir çift taraflı etki ediyor. Yani, bu iksiri içtiğinizde çevrenizdeki tüm insanlar da sizin onlarla ilgili düşüncelerinizi anlayabil…

Her sabah, içimde canlanan arsız çocukluğum ve keyifli sahil yolculuğum

Çekmeköy taraflarında oturduğum için sabahları işe giderken Fatih Sultan Mehmet köprüsünü tercih ederim. Hem kısa bir süreliğine de olsa o güzelim boğazı görebilmek, hemde daha az trafiğe yakalanmak amacıyla da, kendimi her sabah köprüyü geçer geçmez sağdaki ilk çıkıştan -Küçük Armutlu'dan- aşağıya, hemen sahil yoluna atarım. Atmasına atarım da, özellikle bahar mevsimlerinde, istinyeye kadar devam eden bu keyifli yolculuğumda, kendimi istekleri hiç bitmeyen arsız küçük çocuklara benzetirim.
Önce oltaları ellerinde, arkalarındaki yoldan vızır vızır geçen araçların içinde bir yerlere yetişme çabası içinde olan insanların aksine, son derece sakin bir şekilde balık tutanlara bakar gıpta ederim. Bende onlar gibi yanıma –balık tutmayı çok seven- canım oğlumu alıp, onunla birlikte telaşsız ve gailesiz ellerimizde oltalarımız birlikte keyifle balık tutmak isterim.
Kafamı sola çevirdiğimde, bu sefer eski ahşap panjurları ile iki katlı müstakil evlere takılır gözüm. O an yüzleri cama dönük ko…

Siparişinizi alabilir miyim?

- Siparişinizi alabilir miyim?

- Arkanıza bakmayın hiç, ben sizi kasdetmiştim. Sizi sizi yani şu an bu blogu okumakta olan kişiyi. Ne o şaşırdınız mı yoksa? Bence hiç şaşırmayın. Bu yeni bir durum değil ki. Sadece ilk defa sizinle konuşma fırsatı bulduk. Yoksa ben doğdunuz günden beri sizinle birlikteyim ve doğduğunuzdan günden beridir bu işi yapıyorum. Kısacası daha önceki yıllarda da sizden sipariş bekliyordum. Bundan sonraki yıllarda da yine her zaman siparişlerinizi bekliyor olacağım.

- Ne siparişi mi? Bu tamamen size kalmış. Ne isterseniz. Maddi-manevi, büyük-küçük, ucuz-pahalı ne istiyorsanız? Hatta bu konuda evreni bir katalog olarak düşünerek, mimarı olduğunuz hayatınız için bu katalogdan neyi istiyorsanız hiç çekinmeden seçebilirsiniz. Tek bir sınırlama var o da sadece kendiniz için bir şey sipariş edebilirsiniz.

- Ben kim miyim? Benim tek bir adım yok. Herkes bana nasıl istiyorsa öyle hitap eder. Mesela Paulo Coelho bana “evren” derdi. Siz de istediğiniz isimle bana hitap edebi…

Fevkaladenin fevkinde bedbaht bir gün hakkında küçük bir öykü - Son Bölüm

- Son Bölüm -
Kapıyı açmamla birlikte bir anda donup kaldım.
Karşımda mum ışığıyla aydınlanmış enfes bir sofra ve elinde şarap kadehi ile kırmızılar içinde son derece seksi muhteşem bir kadın duruyordu. Fonda ise insanın bütün sinirini, stresini unufak eden enfes bir müzik çalıyordu.
Yaşadığım bu bedbaht gün ve evde ışığı göremeyince panikleyip eve kadar yaptığım bu inanılmaz depar sonrası nefes nefeseydim, ayakta durmakta artık zorlanıyordum. Evde karşılaştığım bu manzara sonrası saniyeler içinde bir tercih yapmak zorundaydım. Ya çok yorgun olduğumu aşkıma açıkça itiraf edecek, ondan biraz anlayış bekleyecek, istemeden de olsa onun ve benim için yaptığı bu süprizin tüm tadını kaçıracaktım. Sonrasında kendimi yatağa atacak, başarabilirsem sabaha kadar deliksiz bir uyku çekecektim. Ya da bugün tüm yaşadıklarımı unutacak, aşkımın bizim için hazırladığı bu muhteşem ortama ayak uyduracak, onunla bu gecenin keyfini dibine kadar çıkartacaktım. Beynim çok yorgunsun ayakta zor duruyorsun git bir…

Bilmeden belki de hayatındaki en son fırsatı da tepersin.

Bazen insan ne kadar direnirse dirensin tükeniyor içinde birşeyler.
Aynı evi paylaşan, iki kişilik yanlızlıklara dönüşüyor ilişkiler.

Bunu görse de ondan vazgeçmeye bir türlü cesaret edemiyor insan.
Tanıdık, bildik olması, ona güven veriyor, bu yüzden de bir türlü ondan vazgeçip gidemiyor.
Aklına zaman zaman yeni olan gelip çöreklense de bir türlü cesaret edemiyor.
Bu yüzden de yanıbaşında hayatına girmek için sırasını bekleyeni hiç bir zaman göremiyor.
Bilmeden belki de hayatındaki en son fırsatı da tepiyor.

Kimimiz, gönül bağı, sadakat anlamlarını yüklüyor bu duruma.
Belkide, onu mutlu etmeyen, acı veren bu yaşadığını, kendince anlamlandırabilmek, kendini biraz olsun rahatlatabilmek adına.

İnmeye cesareti olmadığı için; yıllar önce bindiği bir otobüste, ona hiç keyif vermeyen bir manzarayı seyrede seyrede seyahatine devam ediyor.
Aklına zaman zaman bir sonra ki durakta inmek gelse de, buna bir türlü cesaret edemiyor.
Bu yüzden de, bir sonraki otobüsün onu istediği, hayal ettiği ilişkiye götürü…

Fevkaladenin fevkinde bedbaht bir gün hakkında küçük bir öykü - 4.Bölüm

- Bölüm 4 -

Aceleden anahtarları evde bırakıp kapıyı çekmiştim. Murat’a gidip anahtarı alamazdım. Kesinlikle gece için duramayıp ağzımdan bir şey kaçırabilirdim. Bu konudaki sabıka dosyam hayli kabarıktı. Onun için başka bir yol bulmalıydım. Ya yan komşunun balkonundan bizim balkona geçecek aralık bıraktığım balkon kapısından içeri girecektim yada dönüşte yanıma bir çilingir alıp gelecektim.
Yeni taşındığı için yan komşuyu hiç tanımıyordum. Görmemiştim bile. Murat’ın söylediğine göre yeni evli bir çift oturuyordu yan dairemizde.
Tanrım ne rezil bir durumdu bu böyle. Komşu komşunun külüne muhtaç derler ama ben daha yan kapı komşumu tanımıyordum. Hatırlıyorumda çocukluğumda aile gibiydik bütün komşularımızla. Herkes ihtiyacı olduğunda seve seve birbirinin yardımına koşardı. Birlikte yemekler yer. Hep birlikte pikniğe giderdik. Hatırlıyorumda ilk eurovision şarkı yarışmasını -bizde o zaman televizyon olmadığı için- Asuman teyzelerde hep birlikte seyretmiştik. Cici kızlar, Semiha Yankı,…..…

Fevkaladenin fevkinde bedbaht bir gün hakkında küçük bir öykü - 3.Bölüm

- Bölüm 3 -
Odaya girdiğimde Ahmet bey masasının yanında yüzükoyun boylu boyunca yerde yatmaktaydı.
- Aylin hanım, Aylin hanım!
Hemen yanına koşup onu sırtüstü çevirdim. Kravatını çözüp gömleğinin düğmelerini ve kol manşetlerini açtım. Allaha şükür ki hala nefes alıyordu.
Aylin hanım koşarak odaya girdi ve gördüğü manzara karşısında donup kalmıştı.
- Aylin hanım sakin olun lütfen. Acil ambulans çağırmamız gerekiyor. Hala nefes alıyor. Kalp krizi olabilir.
Allahım bu nasıl bir gündü böyle. Bugün sabahtan beri bütün bu yaşadıklarımın bir rüya olması için neler vermezdim. Allahtan iki sokak ötede özel bir hastane vardı. Ambulansın gelmesi fazla uzun sürmedi. Sedye ve gerekli teçhizat ile odaya dalan sağlık görevlileri büyük bir hızla Ahmet beyi sedyeye aktarıp odayı terk ederlerken ben hala yaşadığım bu bedbaht günün şoku içerisindeydim. Aylin hanımın sesi beni kendime getirdi.
- Murat bey bende ambulansla hastaneye gidiyorum. Burayla siz ilgilenirseniz çok sevinirim.
- Siz merak etmeyin Aylin …

Fevkaladenin fevkinde bedbaht bir gün hakkında küçük bir öykü - 2.Bölüm

- Bölüm 2 -
Burnuma gelen yanık kokularıyla uykumdan uyanıyorum. Bu yanık kokusu da nereden geliyor böyle? Mum gibi de kokuyor sanki. Sabahlığımı sırtıma geçirip çıkıyorum yatak odasından. Galiba banyodan geliyor bu yanık kokusu. Banyoya girmemle birlikte yanık kokusunun sebebi de ortaya çıkıyor.
Ah aşkım ah. Ben sana daha ne diyim ki. Kaç kere söyledim sana işin bitince şu mumları söndür diye. Dilimde tüy bitti valla. Ama öğretemedim ben hala. Ben nasıl temizliyeceğim şimdi bu mumu her tarafa akmış yapışmış. Gitti o çok sevdiğim caaanım yeşil havlu. En azından bir yerler tutuşmamış bir de uykudan kalkıp yangınla uğraşmak da vardı. Bak yine klozetin musluğunu tam sıkmamış hala akıyor su -aynı zamanda para- boşa. En iyisi önce şöyle güzel bir türk kahvesi yapıp kendime geleyim. Sonra temizlerim buraları. Aman Allahım bu mutfağın haline ne böyle. Alt tarafı bir sandawich yaparken , insan nasıl bu kadar batırabilir ki mutfağı. Arkadaşlarım bana kızsada onu mutfağa sokmamakla çok haklıyım a…