Kayıtlar

Ağustos, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Her tarafa dağılmış hayal kırıkları...

Gözlerini kapadı. Her zaman yaptığı şeyi yapmaya çalıştı. Bir insanın en asli görevi olduğuna inandığı şeyi. Mantığını kullanarak düşündü. Kendini son kertesine kadar sıkılmış bir mengenin içinde artık hiç nefes alamayacağı o en son noktaya gelmiş gibi hissediyordu. Üstüste yaşadığı hayal kırıklıkları onu bu noktaya kadar taşımıştı. Yaşadığı tüm bu olumsuzluklara rağmen; yüreğinin derinliklerinde, bugüne kadar hiç hissetmediği bir noktadan –sanki ilk defa açılan bir kapıdan- yayılmaya başlayan mutluluk duygusu, ona ağır ağır da olsa bir gün tüm vücuduna hakim olacağının müjdesini veriyordu.

Bugüne kadar kendinden başka hiç kimsede suç aramamıştı. Çünkü o her zaman yalnızca kendinden kusursuzluk beklerdi. Bir sorun yaşadığında hep kendisinin neyi yanlış yaptığını merak ederdi. Başına bugüne kadar gelmiş ve bundan sonra gelecek olan herşeyin tek sorumlusunun kendisi olduğunu çoktan ögrenmişti.

Tuhaf bir şekilde, şu anda kendisine doğru yavaş yavaş yaklaşan sesin bir süre sonunda kendisini…

Diyorum ki acaba biz onlara haksızlık mı ediyoruz?

Birlikte biraz hayal kurmaya ne dersiniz?

Tek başınıza bir hayatınızın olduğunu düşünün. Herşeyin mükemmel olduğu bir dünyada yaşıyorsunuz. Sadece siz varsınız. Dolayısıyla da tamamen özgürsünüz, içinizden geldiği gibi yaşıyorsunuz, karışan yok, görüşen yok. İpler tamamen sizin elinizde. Nasıl olurdu? Sanırım bir kısmınız harika diyor, diğer kısmınızsa, tam bir kabus. Anlaşıldı bu şekilde ortak bir payda da buluşmamız zor görünüyor. Peki o zaman senaryomuzu biraz değiştirelim. Yanınızda istediğiniz kadar dostunuz olsun. Hepsi çok, çok yakın dostunuz. Hem de öyle böyle değil, hepsi mükemmel dost! Sizi hiç üzmeyen. İsteklerinize, taleplerinize asla itiraz etmeden, hepsini istisnasız olarak hemen kabul eden. İtaatkar, her konuda aynen sizin gibi düşünen namütenahi dostlar. Nasıl? Süper değil mi? Oldu galiba bu sefer? Bu sefer bu senaryodan hoşlananlar çoğunlukta sanırım!

Peki o zaman. Esas sorularımı artık sorabilirim size!

Böyle mükemmel! bir hayat yaşarken kendinizi ne kadar tanıyabilirsi…

Bari bir kere düzgün gitsin şu, hayatım da!

“Allah kahretsin. Bari bir kere düzgün gitsin şu, hayatım da!” elindeki sigaradan sanki yercesine derin bir fırt çektikten sonra, yanında duran artık kaçıncı olduğunu hatırlamadığı bira şisesini dikti kafasına. “Bugüne kadar hayatıma giren bütün kadınlarla neden hep aynı şeyleri yaşıyorum ben? Bunca ihtimal arasında nasıl olupta hep gidip yanlış insanı seçebiliyorum? İnanamıyorum ya! Nasıl beceriyorum her seferinde ben bunu? Neden hepsiyle hep aynı sorunları yaşıyorum ben?”

İşin kötüsü aşk hayatını bir kenara koyup iş hayatına baktığın da da durum pek farklı değildi. Her yeni başladığı işte bir süre sonra kendini bıkkın, yaptığı işten sıkılmış olmadığı bir şeyin taklidini yaparken buluyordu.

Aşk ve iş hayatı her seferinde onun karşısına farklı maskelerle geliyor ama sonuç her seferinde bir öncekinin aynısı oluyordu. Baktığında kesinlikle birbirinin benzemeyen ama özünde birbirinin tıpatıp aynısı ilişkileri yaşayıp duruyordu yıllardır. Tekrar........, tekrar........


Senaryo bir yerlerden…

Aşk yasaklanabilir mi?

Böylesine güçlü bir duyguya nasıl gem vurabilirsin ki?
İnan insan hayatta bazı şeylere çok fazla karşı koyamıyor!
Vicdanımla çok başbaşa kaldım ama yapamadım, olmadı işte!
Kaç kere bitirmeyi denedim ama her seferinde onu görünce vazgeçtim!
Ben hiç ister miydim böyle olsun?
Birgün başına gelirse anlarsın sen de!
Hem bu kime göre doğru, kime göre yanlış?

Bir türlü söz geçirilemeyen, karşı konulamayan, vazgeçilemeyen duygular ve sonrasında yaşanan, yaşatılan acılar, duyulan pişmanlıklar, keşke hiç yaşanmasaydılar ya da yaşadığı için asla pişmanlık duymayanlar.

Oysa “o” her zaman yaşanılmaması gereken, ısırılmaması gereken yasak elma olmuştur yıllar boyunca. Muhakkak bir bedeli olmuştur yaşayanlara. Yaşanmış ya da yaşanacak bir çok "trajik son" ihtimaline rağmen, yine de yıllardır yaşanır ve konuşulur hep “yasak aşk” ’lar. Genellikle de gizli saklı olarak, topluma, ahlaki değerlere, kanunlara ve dini baskılara rağmen yaşanırlar. Belki bir tabu, belki bir suç, belki de toplum tarafından …

Artık aramıyorum...

"Artık aramıyorum! "
Bu cümle, acaba içinde sır barındıran sihirli bir cümle, olabilir mi?

Artık aramıyorum!

Bir düşünün.
Neleri arayıp duruyoruz acaba hayatımız boyunca?
Nelerin peşinden sürüklenerek tüketiyoruz koskoca bir ömrü?
Aşk?
Sevgi?
Mutluluk?
Huzur?
.....

Peki sonunda ulaşabiliyor muyuz acaba bu aradıklarımıza?

Nasıl bir duygu sizce aramak?
Nasıl hissediyorsunuz kendinizi bir şeyleri ararken?
Hele bir de süre gitgide uzarsa!
Telaş?
Gerginlik?
Stres?
Endişe?
.........

Söylendiği gibi herşey hayatın içinde gizliyse eğer, neden aradığımız da göremiyoruz, bulamıyoruz onları?
Ararken ki gerginliğimiz mi, onlar hayatın içinden bize gülümserken, bize onları fark ettirmeyen? Ya da yaşadığımız stres mi, hemen yanıbaşımızdalarken bize onları hissettirmeyen?
Yoksa telaşımız mı, onlar önümüzden geçip giderken bizim onları görmemizi engelleyen?

Artık aramıyorum...

Tüm kalbimle, bütün yüreğimle, sadece istiyorum. Sakin, telaşsız, endişelenmeden yaşadığım da, onların da bana kendilerini, hayatın içinden…

Yalnızlığı nasıl bilirsiniz?

Resim
Yalnızlık…
Kimimizin kişisel tercihi.
Kimimizin belki de mahkumiyeti!
Kimilerine göre bir zaaf, bir kusur.
Kimilerine göre büyük bir keyif, bir lüks.

Peki ya siz?
Siz yalnızlığı nasıl bilirsiniz?
Sever misiniz onu?
İster zorunluluk olsun, isterse sizin tercihiniz,
Siz, yalnızlığının keyfini çıkarmasını bilenlerden misiniz?

Kimileri onu bir zaaf, bir eksiklik olarak görse de, bazen bizim tercihimiz, bazen mahkumiyet şeklinde gelse de; insan yalnız kalmışsa eğer, onun tadını çıkarabilmeli, hatta belki de zaman zaman kendisi yalnız kalmayı isteyebilmeli bence.

Tabi ki eğer kendisiyle başbaşa kalmaktan, kendisiyle ve hayatla yüzleşmekten korkmuyor, kendine karşı sürekli evde yoku oynamayı sevmiyor ise.

Çünkü;
Yalnızlık insanı düşündürür.
Yalnızlık insanı büyütür.
Yalnızlık insana geleceğini şekillendiren düşler kurdurur.
Yalnızlık insanın sırtından yılların yorgunluğunu alır.
Kalabalıklar içine hapsolduğunu fark eden insanın kendine kaçışıdır yalnızlık.
Beynindeki yeni düşüncelerin tohum…

Bir haftasonu babasının günlüğünden...

Bugün cuma. İşten biraz erken çıkmalıyım. Çünkü bu akşam onu almaya gideceğim. Bu hafta sonum da her zaman ki gibi yine sadece ona ait. Sadece o ve ben. İkimiz. Dün akşam markete uğradım onun sevdiği ne varsa aklıma gelen hepsini aldım. Çukulata, cips, meyve suyu, onun sevdiği ne varsa. Cumartesi sabahı o uyanmadan kalkıp, o çok sevdiği karışık sucuklu yumurtayı yapacağım yine ona. Onunla birlikteyken onun istediği şeyleri yapmak bana inanılmaz keyif veriyor. Aslında bunun nedenini ben de çok iyi biliyorum! Ama.....

Oooooo aman allahım saat 18:25 olmuş acilen çıkmam lazım. Hazırlanmış bekliyordur beni şimdi. Onu bekletmeyi hiç istemiyorum.

Neyse okullar kapalı olduğu için trafik açık. Çabucak gelebildim. Aşağıdan zile basıyorum. Elinde çantası iniyor merdivenlerden bana gülümseyerek. "Oğluuuum. Canım benim. Ben seni çok özledim." Koşarak geliyor sarılıyor boynuma, ben de sarılıyorum ona sımsıkı. Beş gündür onu göremiyor olmamın özlemi ile. Elimi omzuna atıyorum, o da, o küçük …

Bu gece o gece...

Korkuyorum!
Çünkü;
Bu gece.
O gece.
Ne olur gitme.

"Sen"
Gitsin.
"Ben"
Gitsin.

"Biz"
Ne olur sen gitme.

Zaman.
Hiç olmazsa bu gece yavaşla.
Hızla tükenme.

Dünya.
Dur bu gece dönme.

Akıl.
Sakın mantık yürütme.

Aşk.
Ne olur gitme.
Bir tek sen kal.
"Biz" le.
Bu gece.

Çünkü;
Bu gece.
O gece.

13 Ağustos 2008
Haşim Arıkan

Sanki uykusu kör bir bıçakla kesilmiş gibi...

Gecenin bir yarısı uyandı uykusundan. Ruhunda yoğunlaşmış bir acıyla. Sanki uykusu ansızın kör bir bıçakla kesilmiş gibi. Son bir kaç aydır, geceleri bir duvar saatinin sarkacı gibi geçmiş ile bugün arasında sallanıp duruyordu sürekli. Sanki araların da zaman uyumu olmayan iki boyut arasında gezinerek, kendisi ile saklambaç oynuyordu. Kimin ebe, kimin saklanan olduğunu bilemeden.

Uykusu tamamen kaçmıştı yine. Yatağından kalktı ve banyoya yöneldi. Musluktan akan soğuk suyu avuçlarına doldurup ardarda bir kaç kez suratına çarptıktan sonra bakışlarını istemeye istemeye lavabodan aynaya doğru yavaşça kaydırdı. Bunu yaptığında başına gelecekleri bile bile. Kaydırması ile birlikte yine ayna da ki, onunla konuşmak için sabırsızlanan yansıması ile göz göze geldi. Gözlerinin içine bakarak “Hala anlayamadın mı? Neden bunları yaşadığını.” diye sordu ona, ayna da ki görüntüsü. Belki susar umuduyla, bakışlarını tekrar yavaşça lavaboya kaydırdı? Ama o, bakışlarını ondan kaçırarak kendini bu monologd…

Hadi...

Yalnız kalıp, düşünmeye ihtiyacı olduğu zamanlarda hep yaptığı gibi, bağcıklarından birbirine bağladığı sandaletlerini omuzuna asmış, yalın ayak yürüyordu o küçük limanda. Ilık bir bahar akşamında, yine yeniden tek başına. İçinde hissettiği şey ise her geçen an biraz daha büyümekte olan bir boşluktu. Çok uzun zamandır içini dolduran o yoğun çoşku sanki gitgide daha büyük bir hızla boşalıyordu. Kısa bir süre önce sonra eren ilişkisi, ona göre, hayatında bugüne kadar isteyerek sahip olduğu en güzel şey olmuştu.

Yalnız zamanlarının en büyük şahidi, o eski iskeleye gelince durdu. Yavaşça kenarına oturdu. Ayaklarını denize doğru sallandırdı. Bu iskeleye her gelişinde, her zaman yaptığı gibi. Deniz ise, ayaklarını ona doğru uzatırken, hafif hafif kıpırdanıyordu. Sanki onun, gördüğün de dayanamadığı yalnızlığına çare olabilmek istiyordu bu defa. Bu umutla, önce yavaş yavaş titredi, ardından hafif hafif dalgalanmaya başladı, sonunda usulca dokunmayı başardı ayak parmaklarına. Ayak parmaklarını…