İçerikler kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz, alıntı yapılamaz. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde tüm hakları saklıdır.

Hayat hayatla beslenir...


Sen de herkes gibi fikirlerinle ve düşüncelerinle dünyaya nüfus etmek için buradasın.
Hayata bir anlam, bir renk daha katmak için.

Dünya denilen sahne;
Gerçekliğin olası zaman dilimleri!
Sen içlerinden birini seçene dek.

Herşey sana....., senin neyin gerçek olduğunu düşündüğüne bağlı.

Sabit bir zihinle, bir inanca, bir ideolojiye, bir felsefeye körükörüne bağlanmış, gerçeği somutlaştırmışsan.
Gerçek olma özelliğini artık yitirmiş dünün yalanını bir kez de sen tekrar edersin.

Gerçekliğin aslında bir zihin olasılığı olduğunu keşfetmiş, olmakta olanın içinde sürekli hareket ettiğini fark etmişsen.
Kıvrak zekan ve esnek yüreğinin sana yaptıracağı farklı seçimlerle dünya için yeni bir gerçeklik üretirsin.
Yaşamın bir yerinde, birşeyleri sen değiştirirsin.

Hayat hayatla beslenir.
Yaratılan her yeni gerçekle düşünceler yeniden şekillenir.

Düşüncelerin değiştikçe, seçimlerin değişir.
Seçimlerin değiştikçe, hayatının da nasıl değiştiğini keşfedersin.

Önemli olanın fikirler, sistemler, ideolojiler, felsefeler değil, insanın kendisi olduğunu fark edersin.

Sana sanki herkesin kendine ait bir öyküsü varmış gibi görünse de , tüm öykülerin gerisinde ki tek öykü kalır yaşanandan gelecek nesillere.
Ama acı, ama mutluluk, ama nefret, ama sevgi ile işlenmiş, üzerinde o an’a dokunan herkesden bir iz taşıyan.
Üstlendiği rol ne olursa olsun, yarattığı farkındalık nedeniyle herkesi özel ve önemli kılan.

19 Aralık 2011
Haşim Arıkan

O haritası olmayan bir deniz gibidir...


Geçmişten zihnine saplanan korkular.
Yılların birikimi pişmanlıklar.
Beynindeki kime ait olduğunu bilemediğin, silmediğin parmak izleri.
Nedeninin farkına varılmadan yaşanan içsel hareketler, dalgalanmalar.

Dün’le yaklaşılan an’lar.
Dünün yükü, yarının sıkıntısı yüzünden bir türlü dolu dolu yaşanamayanlar, eksik, yarım kalanlar.
Geleceğe ilişkin endişeler.
Biçimlenmiş zihinler.
Gizli güdüler, niyetler.
Zihinde yaratılan tablolar, modeller, biçilen roller.

Gereksinim duyulduğu için yaşanan, bir türlü doyurmayan ilişkiler.
Tam anlamıyla sahip olunamayan, tam olarak hissedilerek yaşanamayanlar.

Düş kırıklıkları.
Ani, doğaçlama, doğrudan yaşananlar.
Yüzleşmekten kaçılan çatışmalar.
Gözyaşları, kırgınlıklar, acılar.

Kendini ilişkide açığa vuranlar,
Değişmeye çalışmadan kim olduğunu anlamaya çalışanlar.
Kendine onaylama yada yargılama ile yaklaşmayanlar.
Kendini özgür bırakanlar.
İlişki sayesinde kendinin farkına varanlar.
Yüreğinde ki zihne özgü şeyleri boşaltıp, yüreğinde sevgiye yer açanlar.
Eskiden kurtulanlar.
Gerçekleşeni düşüncenin yörüngesine oturtmadan, duyusal yaşamaya çalışanlar.
Enerjilerini karşılaştırmak, tanımlamak, kaçmak, bastırmak yerine gerçekte olanı gözlemlemek için harcayanlar.
Yaşanana kendi öyküsünü anlatabilmesi için şans tanıyanlar.

Bir duygu,
Ortaya çıktığı anda kendinden başka hiç bir duyguya, düşünceye yer bırakmayan katıksız, saf ve yoğun.
Onu yaşarken alınan bütün zevklerin, verilen zevklerle karşılandığı.
Bir tarafa kazandırıp, diğer tarafa kaybettirmeyen,
Bir tarafın zevki, diğer tarafın acısıyla elde edilmeyen.
Yaşayanları birbirlerine bağımlı hale getirmeyen.

Bir duygu,
Anlamını onu yaşayanların, yaşarken verdiği, yaşayanlara bir anlam katmayan.


20 Kasım 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Love Story

Yansımaların yansımaları, yankıların yankıları, ne bir başı var ne de bir sonu...

Düşünüyorum...
Dünden bugüne miras bırakıldığına inanılan kavramları.
Herşeye belirli bir inancın, ideolojinin, geleneğin penceresinden bakıp, gerçekle bağını kopartanları.
Başkalarının düşündüğünü sandığı şeyleri kendine rehber kabul edip, bireysel beynini-kimliğini, düşünsel özgürlüğünü kullanmayanları.
Bir grup insanın vardığı anlaşma, uzlaşma, ödün verme sürecine ya da bir çok bireysel düşüncenin ortalamasına razı olanları.

Düşünüyorum...
Hayat denilen oyunun her geçen gün biraz daha genişleyen, değişen sınırlarını, yenilenen kurallarını, her yeni deneyimle birlikte ortaya çıkan yeni gerçeklikleri, her yeni gerçeklikle biraz daha artan farkındalıkları.
Genişleyen sınırları, artan farkındalığı, gözlerinin önünde duran somut yeni gerçekleri görmeyi red edip, kendini hala dünün anlamlarını çoktan yitirmiş fikirleriyle düğümlemekte ısrarcı olanları.

Düşünüyorum...
Moda düşünceleri, geleneksel anayolları kullanmakta ısrar edip, yeni bir patika açıp onu herkese alternatif  yeni bir yol haline getirecek cesareti bir türlü kendinde bulamayanları.
Beklediği kurtarıcının aslında kendisi olabileceği ihtimalini hiç düşünmeyenleri.
Yepyeni bir düşüncenin başlangıç noktasında olabileceğinin farkında olmayıp, inatla sanki yeryüzünde var olan düşüncelerin en noktasıymış gibi yaşamaya çalışanları.

Anlayamıyorum...
Küçülen dünyanın, gelişen, değişen insanlığın yeni farkındalıklarının farkına varamayanları...
Masumiyetin insana en büyük hediyesi, sıradışı güvene sahip çıkmayıp, kollektif olan tarafından emilip ,sıradanlığın içinde kaybolanları.
Modelini kendisinin oluşturduğu, kendi başına bir anlam taşıyan bir hayat yerine kendisine önerilen ikinci el bir yaşama razı olanları...

Düşünüyorum...
Kendimi!
Bu yazdıklarımın hangilerinin beni de içerdiğini...

21 Ekim 2011
Haşim Arıkan

İtiraf ediyorum...



Yaşadım.
Yaşıyorum.
Bazı şeylerde başarılı oluyorum.
Bazılarında ise başarısız.
Bazen çok güçlüyüm.
Bazen de zayıf.
Bazı şeyleri doğru, bazılarını yanlış yapıyorum.
Bazı şeyler yolunda giderken, bazıları korkunç bitiyor.

Zaman zaman düşüncelerimin önüne geçebilsem de.
Çoğunlukla düşüncelerimin ardında kalıyorum.
Bilmediklerimin esiriyim.
Bildikleriminse efendisi.

Kişiliğim adını verdiğim, özel bir hapishanede yaşıyorum.
Duvarlarını, kendime dair beynimde yarattığım imajlar oluşturuyor.
İçimde yaşadığım onca karmaşaya rağmen, kendimden, hep açık ve net ifadelerle, bütünlük taşıyan bir nesneymiş gibi söz ediyorum.
Öte yandan dışarıda başka bir ben var, evde başka bir beni yaşıyorum.

Sürekli özgürlükten dem vuran iflah olmaz bir sansürcüyüm.
Zihnimde yarattığım yargıç sayesinde, geçmişin şartlandırmalarıyla neyi yapıp, neyi yapmamam gerektiğini, neyi bastırıp, neyi bastırmamam gerektiğini, daha ilerilere nasıl gidebileceğimi sürekli kendime dikte edip duruyorum.

Bazı sorulara gelince ise hep tökezliyorum.
Düşüncelerim mi duygularıma bir anlam veriyor?
Duygularım mı düşüncelerimi yaratıyor bir karar veremiyorum.
Arzularım beni ısrarla kendilerine doğru çekerken, bırakmıyor beni bir türlü korkularım.
Ne korkaklığımı, ne de sevgi isteğimi belli edebiliyorum.
Kimi zaman haz ve zevk anılarımın beni götürdüğü, arzular denizinde yüzüyorum.
Kimi zaman acı ve ızdırap anılarımın yarattığı korku bataklığında boğuluyorum.

Sürekli düşünüyorum.
Çokluğum mu beni bu kadar zorluyor, yoksa azlığım mı bu kadar yoruyor?
Bütün bu yaşadıklarım bendeki eksiklikten mi, yoksa fazlalıktan mı kaynaklanıyor?

Aslında sadece, derinlemesine yaşamak istiyorum hayatı.

Gerçeklik üzerine düşüncelerimi değil, gerçekliği deneyimlemek...
Bana sunulan inanç sistemini hiç sorgulamadan kabul etmek değil, yaşayarak bilinene çevirmek...
İnanmak için önce hissetmek istiyorum.

Kim olduğumun daha fazla bilincine varmak istiyorum.
En insani yönlerimi cesurca sergileyebilmek.
Darbe alıp, kırılıp, yaralandıktan ya da kaybolduktan sonra bile yeniden sevebilmek.
Risk alıp yanılıp, başarısız olup, red edilsem bile tekrar denemek.

Yaşadığım herşeyi sevgiyle kucaklayabilmek istiyorum.
Onları bu bedende kaynaştırıp, onlardan muhteşem bir bütün oluşturabilmek.

Ve o gün geldiğinde;
Kendimi hala doğuramamış olmayı değil,
Kendini tamamen kullanmış bir insan olmanın hazzını hissetmek istiyorum.

6 Ekim 2010
Haşim Arıkan

Fotograf: Yes man

Herkesin kendine ait bir öyküsü var, bu öykülerinin görünürdeki farklılıklarının gerisinde ise tek bir öykü...


Düşünüyorum.
Ve gördüğüm herşeyi otomatik olarak önyargılarıma göre tercüme ediyor, çevremdekileri kategorize edip, etiketliyorum.
Beynimde “normal” olarak tanımlanmış şablonlarım var ve her şeyin kendi şablonunun içine mükemmel bir şekilde oturmasını bekliyorum.

Unutuyorum.
Herkesin benim gibi sadece bir insan olduğunu, tek farkımızın kendimizi ifade ediş biçimimiz olduğunu.
Onların da dahil olduğum o büyük bütünün, küçük parçası olduğunu.
O büyük bütünün, küçük parçalarının yaratmakta olduğu güzel veya çirkin, iyi veya kötü gerçekliklerle evrildiğini.
Tarih denilen şeyin bu küçük parçaların yarattığı gerçekliklerle yazıldığını, şekillendiğini, değiştirildiğini.
Her küçük parçanın yarattığı gerçekliklerle, diğerleri için bir farklılık yarattığını ve onlara bir örnek oluşturduğunu.
Herkesin ancak bu sayede neyi desteklediğini fark edebildiğini.

Bilmiyorum.
Kimin bu evrilmeye ne kadar katkı sağladığını.
Kimin hangi konuda yetenekleri olduğunu, hangi özel yönünün bulunduğunu.
Kimin varlığının, nelerin anlamını çoğalttığını.
Kime hangi rolün verildiğini, kimin kendisine verilen rolün hakkını verdiğini, kimin rolünü fazla abarttığını.

Sürekli yargılıyorum.
Herşeyi, herkesi...
Beynime ulaşmış olan en son bilgiye göre.
Gerçekler sadece benim beynindeki bu bilgilerle sınırlıymış ve herkes için geçerli doğruların hepsini bilirmişcesine.

Dışlıyorum...
Başkalaştırıyorum...
Farklılaştırıyorum kendimi, “normal” olarak adlandırdığım beynimdeki şablonlara tam oturmayanlardan.
Sanki ben onlardan daha iyi yada onlar benden daha az olabilirmiş gibi.
Sanki onlardan daha önemliymişim, yada onlar benden daha değersizmiş gibi.
Yabancılaşıyorum hergün biraz daha onlarla ve yalnız hissetmeye başlıyorum kendimi .

Düşünmüyorum hiç.
Normal olabilmek adına içimde sürekli baskıladığım arzuları serbest bıraktığımda onların ortaya çıkacak o bozulmamış doğasının bana neler yaşatabileceğini, neleri farklı hissedebileceğimi .
Zihnimdeki bu yanılsamaları silip, ilişkilerimi kendi özümün –geçmişle hiç bir bağı olmayan- anlık koşullandırmalarına göre yaşayabilmeyi.

Hayatımı koşulsuz, kuralsız, şartsız an be an kendim yaratıyormuş, sanki öncesi olmayan bir hayat yaşıyormuşum gibi...

11 Aralık 2010
Haşim Arıkan

Fotograf: The life before her eyes

Bu aralar ne çok ihtiyacım var...


Bu aralar ne çok ihtiyacım var susmaya, yalnız kalmaya.
Her şeyden, herkesten uzaklaşmaya.
Kendimle başbaşa bir yolculuğa çıkmaya.
Onunla arkadaş olup, birlikte uzun yürüyüşler yapmaya.
Çatışmadan, çekişmeden onu anlamaya çalışmaya.

Bu aralar ne çok ihtiyacım var sessizliğe.
Yüreğimle, beynimi yeniden bir araya getirmeye.
Güçlü görünmeye çalışmak yerine kendimi güçlü hissedebilmeye.

Hiç bir şeye yetişmek için acele etmemeye.
Hiç bir şey için mücadele etmemeye.
Hiç bir şey için kendimi zorunluymuş gibi hissetmemeye.

Bu aralar ne çok ihtiyacım var hareketsizliğe.
Bedenimin peşinden koşmaktan yorulan ruhumu, bedenimle yeniden bütünleştirmeye.
Zihnimde biriken tortular beni sessizce terk ederken, yüreğimin yenilerin heyecanı ile titremesine.

Bu aralar ne çok ihtiyacım var kendime...
Sanki ilk defa karşılaşıyormuşuz gibi, onu tanımsız, kuralsız, koşulsuz görebilmeye, dinleyebilmeye.
Ona olan sevgimi yüreğimde hissedebilmeye.
Mutluluğum için kendimi yeniden harekete geçirebilmeye.
Mutluluğumun itici gücünün ben olduğumu yaşatarak kendime bir kez daha fark ettirmeye.

Bu aralar ne çok ihtiyacım var sevmeye, sevilmeye...
Yaşayacağım tüm zevkleri, yaşatacağım zevklerle karşılayabilmeye...

15 Kasım 2010
Haşim Arıkan

Fotograf: Into the wild

Çoktan tamamlanmış bir hikayenin...

Okuduğu kitapta ki “Her aşkın ardında bir düşüş vardır. Her düşüşün ardında ise bir hata.” cümlesi tetiklemişti herşeyi. Okuduğu bu cümlelerin ardından yüzünde acı bir gülümseme belirdi.

Sussa da dili.
Susmadı bedeni.
Önce sol göğüsünde hafif bir kıpırtı, ardından derin, ince bir sızı hissetti.
Ben mi hapsettim onu oraya, yoksa o mu kendinden bir kopya bıraktı da gitti ardında, diye düşündü.
Sonra kendisinin de bırakmış olabileceği kopyalar geldi bir anda aklına.
Sevmedi bu düşünceyi.
Red etti onu düşünmeyi.

İçinde derinlerden gelen bir ses, ona farklı birşeyler anlatmak istedi.
Ama o, dinlemedi.
Bu defa da önünden çekilmedi.
Kendisine yine izin vermedi.
Vücudunda gömülü bir duyguyu bu defa da sindiremedi.
Yine ne affedebildi, ne çemberi kapatabildi.
Ne onu uğurlayabildi, ne de yasını tutabildi.

Bilmediği bir mekanda , bilmediği bir zamana, hissettiklerini bir daha hissetmek için bir randevu daha verdi.

20 Eylül 2011
Haşim Arıkan

Asla kaybedilmeyen. Senden alınamaz, sana verilemez olan!

İhtiyacın olan şey gerçekten de, hayatı senin için yorumlayacak bir guru, bir öğretmen mi?
Zihnini zapt eden, sınırlayan, bir inanç, bir felsefe mi?
Yoksa araştırabilen, keşfedebilen, yaratıcı, özgür bir zihin mi?

Acıyı çeken senken,
Mutsuz olan senken,
Doğumun, ölümün, hayatın anlamını öğrenmek, kim olduğunu keşfetmek isteyen senken,
Kendine ait bir hikayesi olan, mutlu ve yaratıcı bir insan olmak yerine, ezberci bir makina olmayı, ikinci el bir yaşamı tercih etmek neden?

Kendi kendinin ışığı olmayı red etmen, kendi ışığına güvenememen neden?
Neden kendinin hem ustası hem çırağı olmayı bir türlü kabullenmemen?

Öğreten, sana sadece kendi söylemek istediklerini iletebilecekken, neden kendi kendine öğrenmenin sınırsızlığından, heyecanından vazgeçmen.
Yoksa hayatı araştırmayı, keşfetmeyi, anlamayı bırakmış olman mı esas neden?
Hem de aradığın herşey, bütün dünya, sen de saklıyken.

Bilmelisin ki;
Sen nasıl bakacağını, nasıl öğreneceğini bilirsen,
Anahtar senin elinde, kapı ise orada,
Sen ne yaparsan yap, kime gidersen git, yeryüzünde senden başka hiç kimse, ne o elindeki anahtarı verebilir, ne de o kapıyı açabilir sana.

4 Eylül 2011
Haşim Arıkan

Zamandışı yaşamak...

Hepimiz doğduğumuzda bir hiç değil miydik?
Büyüdük.
Hiçliğimizi bizi rahatlatan fikirlerle, inançlarla örttük.
İnsanlar tanıdık, ilişkiler yaşadık.
Yaşananları yaşanan da yok etmeyi beceremedik.
Geçmişi öldüremedik, hayatın kendisini yenilemesine bir türlü izin vermedik.
Anıları, hatıraları kolleksiyon yapar gibi zihnimizde sürekli biriktirdik...

Geçmiş ölmeden saf, masum kalabilir miydik?
Saflık olmadan bilgelikten bahsedilebilir miydik?
En bilge olduğumuz zamanlar neden çocuk olduğumuz zamanlardı?
Belki de hiç düşünmedik!

5 Eylül 2011
Haşim Arıkan

Neyi dinliyorsun?

Neyi dinliyorsun?
Notaları mı?
Yoksa notların arasında ki sessizliği mi?

Sessizlik olmasa o notalar var olabilir miydi?

4 Eylül 2011
Haşim Arıkan

Bir kaç yıl önce okuduğum bir kitaptan aklımda kalanlar.

Acaba doğrusu hangisi...

Diyor ki;

"Tüm ızdıraplar arzudan doğmadır. Haz, zevk için duyduğun arzudan vazgeç, acı nedir asla bilmezsin."

Düşünüyorum, acaba doğrusu hangisi...
Haz ve zevkten vazgeçmek mi, yoksa acıyı da sahiplenmek mi?

Haşim Arıkan
20 Ağustos 2011

Aşk...


Nedir ki “Aşk" denilen şey?

Herşey aşk kelimesinin kulak zarına çarpasıyla başlar, ardından duyduğun o ses beyninin kıvrımlı kanallarında yolculuğuna başlar. Aşkın bulunduğu ya da bulunmadığı anılardan geçerek, duyduğunu,gördüğünü kaydeder, sonunda 'evet' dersin! Anladığını sanırsın!

Ama neyi?

Yaşanacak olanı mı? 
Yoksa geçmişte yaşanmış olanları mı?

Haşim Arıkan
19 Ağustos 2011

Gerçek olmayan herşeyi ayırt edip terk edebilirsen, sana kalan şey gerçektir...


Yaşadığımız her şeyi, belleğimizin aynasından yansıdıktan sonra kavrarken,
Beynimiz, daima olası olduğuna inandığı şeyleri görebileceğimiz şekilde çalışırken.
Zihnimiz sadece belleğimizin algılamamıza izin verdiği şeylerle kısıtlıyken,
Koşullanmalar yaşadıklarımızı sürekli içimizde zaten varolan kalıplarla eşlerken.

Bilgi dediğimiz şey her zaman dünün, geçmiş hareketin artığıyken,
Düşünceler beynimizde kendi hapishanesini kurarken,

Gerçek sandığımız şeylerin aslında büyük bir yanılsama olmadığını hangimiz kanıtlayabilir ki?
Hangimiz kendi zihnini fethetmeden, bilen ya da bilmeyen olduğunu söyleyebilir?
Kim kendisine cahil, kim bilge diyebilir?

12 Haziran 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: The Tree of Life

Gerçeklik üretme makineleri!

Acaba öğrenmemizin vakti mi hala gelmedi?
Öğrenmek için daha kaç ceset ilişki bırakmalıyız ardımızda?
Kaç tekrar daha yaşamalıyız, farklı zamanlar da, farklı insanlarla, farklı mekanlarda.

Neden hep aynı gerçeklikleri yaratıp duruyoruz?
Niçin hep bir öncekinin benzeri ilişkilere tutunuyoruz?
Bizi çevreleyen sonsuz olasılıklar denizinde nasıl oluyor da durmadan hep aynı gerçekliklere ulaşıyoruz?
Önümüzde serili onca seçenek ve imkanın farkında olmamak ne tuhaf değil mi?

Günlük yaşamımıza çok mu kaptırdık acaba kendimizi?
Belli yaşam tarzlarına mı çok koşullandırıldık?

Acaba ilk ne zaman hayatlarımız üzerinde kontrolümüz olmadığı fikrine kapıldık!
Kendimizi, dış dünyanın, iç dünyamızdan daha gerçek olduğuna nasıl inandırdık.
Oysa dışarıda içeridekinden bağımsız hiç bir şey yok.
Dışarıda neyin gerçek olduğunu her zaman sadece içerideki düşünceler belirliyor.

Sırf bu düşüncelerimiz yüzünden, bir türlü yapmadığımız seçimlerle;
Bugüne kadar acaba kendimizi ve dünyayı kaç olası gerçeklikten mahrum bıraktık.

7 Haziran 2011
Haşim Arıkan

Fotograf : One Flew Over the Cuckoo's Nest

Onu yaşayınca fark edersin, o çok önem verip, ruhunun en nadide raflarına dizdiğin objelerin değersizliğini...


Bazen hiç beklemediğin bir anda, gelir bulur seni, hayatının en önemli deneyimi.
Belki de senin artık onu yaşamak için hazır olduğunu hissetmiştir.

Onu yaşayınca fark edersin, o çok önem verip, ruhunun en nadide raflarına dizdiğin objelerin değersizliğini.
Onu yaşayınca, değişir beynindeki yılların oluşturduğu algılama kanalları.
Onu yaşadıktan sonra, değişir retinana düşen bazı görüntülerin anlamları.

Kimi zaman çok sevdiğin birini yitirdiğinde gelir bulur seni, hayatının flashback’i.
Yaşadığın o tarifsiz acının içine gizlenmiştir.

Önce yaşatır sana, ardından sessizce bekler seni;
Kendini tamamen ona teslim etmeni,
Ona karşı yıllardır kullandığın savunma kalkanlarını artık aşağıya indirmeni,
Onu red etme, görmezden gelme gayretlerinden vazgeçmeni,
Onu kabullenmeni.

Bazen bir çok insanın düşünmek bile istemediği bir deneyimin içinden çıkıp bulur seni, hayatının en önemli deneyimi.
Hayat adını verdiğin yolculukta ki en önemli zarflarından birini daha açıp, okumanın zamanı gelmiştir.

İçine gizlediği özü kendine katıp, kendinle bütünleştirebilmek için tek bir şey ister senden.
“İç görünü harekete geçirmeni.”
Bunu başarabildiğinde fark edersin ki, senin için bir çok şeyin anlamı artık değildir eskisi gibi.

08 Mayıs 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: The other woman

Anılar kolleksiyoncusu...

Neden korkuyorum bu kadar seni düşünürken...
Seninle yaşadığımız mutluluk anlarını hatırlarken...
Bizimle ilgili gelecek hayalleri kurarken...

Zihnimde sürekli dönüp duruyor dünün artığı düşünceler.
Neden geleceği kendi tarzlarında renklendirmek için bu kadar mücadeleciler.

Ne zor bir şey, varsayım ve sonuçlardan hareketle bir gelecek hayal etmek.
Onun hem dünden farklı olmasını arzulayıp, hem de o sanki o güne kadar bildiklerinin içinde gizliymiş gibi düşünmek.
Bize aktarılmış yada bizim tarafımızdan kazanılmış deneyimler neden hep klavuzumuz rolündeler.
Neden eski yargıların sürekliliği sağlamak için bu kadar çok istekliler.
İnsanı ne çok yoruyor bu, düne bağlı düşüncelerin kendilerini sürekli geleceğe yansıtma mücadeleleri.
Hareketleri, hep bir ileri, bir geri...

Düşünüyorum.
İnsan yoksa bir anılar kolleksiyoncusu mu?
Hayata geliş nedeni deneyim biriktirmek mi?

Soruyorum kendime.
Geçmiş ölmeden yaşam kendini yenileyebilir mi?
Aradığım gerçekler yoksa sözcük ve düşünce aralıklarında bilginin bozamadığı sessizlikte mi gizli?
Sürekli, arzular, korkular, anılar, beklentilerden oluşan bir bulut içine gömülü olduğum için mi ben yaşamımda bir türlü yeni bir şey göremiyorum.

14 Mayıs 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Nae meorisokui jiwoogae

Hiçliğe uyandım bu sabah.

Hiçliğe uyandım bu sabah.
Dokunmasın istedim hayat bugün hiç bana.
Bir “ben” olayım sadece yanımda.
Koşulsuz, beklentisiz, başbaşa yaşayalım bugün onunla.
Zihnimdeki hazır sözcüklere, cümlelere hiç dokunmadan, özgürce konuşalım uzun bir aradan sonra.

Hiçliğe sokuldum bu sabah.
Ne herşeye uygun hazır nedenlere bulandım.
Ne de neden olabilecek birşeylere kapıldım.
Ben bugün, hayata zihnimdeki düşünce perdesinin ardından bakmadım.
Zihnimdeki yargılar yerine, bugün sadece duyularımı kullandım.

İsimsiz ve kategorisizdi bugün herşey.
Hepsini ilk defa gördüm,
İlk defa hissettim, ilk defa kokladım, ilk defa dokundum.

Meğer herşey,
Hiçliğin içinde gizliymiş,
Bugün anladım.

8 Ocak 2010
Haşim Arıkan


Fotograf: Premonition

Tek bir arzu değil ki hayat, birbirinin karşıtı arzular geçidi.


Kaçma ruhum benden.
Bedenim hayal kırıklıklarından yorgun, seni kovalayamam.
Hayat örgüsünü istesem de sadece başarının ipiyle dokuyamam.

Sen de biliyorsun;
İnsanın vücudundaki sindirilmemiş duygular çözülmedikçe, zihnindeki stres boşalmıyor.
Düşünüş biçimini, yüreğinden geçenleri tam keşfetmedikçe, herşey onun için bir savaş, bir sıkıntı, bir yük’e dönüşüyor.
Düşüncelerin oluşturduğu ağır perdeyle kapanan pencereyi açıp, ışığa yol vermedikçe, karanlık oda toparlanmıyor.

Neden huzursuzsun bu kadar ruhum.
Neden tatmin etmiyor seni hiç bir şey bu aralar.
Ne kadar kaçsam da başkalarıyla ilişkiden, tükense de kulak zarıma çarpan sözcükler
Zihnimden geçenleri sanki duymuyormuşum gibi davranamam.

Sen de biliyorsun;
İnsan zihnindeki fikirlerle ilişkisini kesemiyor.
Gerçeklerin sesi onları bastırmadıkça, dünün yosunu düşüncelerin sesi kesilmiyor.
Eskiden kurtulmadan yeni kendini göstermiyor.
Geçmiş ölmeden yaşam kendini yenilemiyor.
Ne kadar zorlasanda eski kadehler, yeni şarabı almıyor.

Tuzaklar kurma bana zihnim.
Kötü bir şey yaşamamak için hiç bir şey yaşamamaya razı olamam.
Sürekli bildik acıları, henüz tatmadığım mutlulukların yerine koyamam.
Bugünün yükünü yarına taşıyıp korkularıma süreklilik kazandıramam.
Bilginin bozamadığı sessizliğe ulaşmadan, hiç bir yerden başlamayan, hiç bir yere varmaya çalışmayan düşüncelere dokunamam.
Düşünsel özgürlüğümü yitirip, hayatımı sadece kazanılmış alışkanlıklar, edinilmiş kanılarla yaşayamam.

Ben de biliyorum!
Ne bilenim aslında, ne de bilmeyen.
Söylediğim herşey hem doğru, hem yanlış.
Sözcükler zihnin ötesine geçebilirler mi ki?

Ben de farkındayım!
Duygular, düşünceler, itişler, çekişler, amaçlar, dürtüler, anılar, beklentiler, arzular, korkulardan oluşan zihinsel dünyadan vazgeçemiyorum.
Zamansız, mekansız, nedensiz, başlangıçsız, sonsuz gerçekleri kendimce tanımlıyor, renklendiriyorum.
Olmak zorunda olansa kimseyi umursamadan olmaya devam ediyor.
Kimi zaman yeni hikayeler açıyorum, kimi zaman masallar ağlıyorum.

Adına hayat dediğimiz oyun dönüşümlü ruh halleri sinsilesi değil mi zaten?
Tek bir arzu değil ki hayat, birbirinin karşıtı arzular geçidi.
Mutluluk arzunun ışığı, üzüntü arzunun gölgesi!
Başarı da, başarısızlıkta göreli.
Her ikisi de hayat örgüsünün iplikleri.
Ve ben, zihnimin tezgahında bilmediğim bir deseni, lekesiz dokumaya çalışıyorum.

En sonunda ortaya nasıl birşey çıkacak ben de bilmiyorum...

14 Nisan 2011
Haşim Arıkan

Bilincin ipliğiyle dünyayı baş köşeye astın. Bilinç koptu. Dünya yok oldu!


İnsan oldun.
Yeryüzüne doğdun.
Saf, dokunulmamış, masum ve suçsuz.
Ne olduğunu ya da ne olmadığını bilemeyen bir hiç.

Hiçbir yerden başlamayan sözcükler beyninden geçip bilinmeyen bir boşlukta yitip gidiyorlardı.
Dünsüz düşüncelerin eşliğinde yaşadığın herşey heyecanlandırıyordu seni.

Zaman ilerledi.
Bilinç harekete geçti.
Seni çevreleyen dünyanın bilgi bombardımanı altında.
Zihin uyandı.
Sana bellek ve imgelemeden oluşan bir dünya yarattı.
Nedensellikle yönetilen bir dünya.
Herşeyin mutlak bir nedeni vardı ve hepsinin de bir yanıtı.
Her yanıtsa düne dair bir inancın, bir ideolojinin devamı.

Doğmuştun, insan olmuştun bir kere duramazdın
Durmadan, duramadan yaşadın.
Zamanla benzemen için zorlandığın o büyük kalabalıklar gibi sen de bildiğini sanmaya başladın.
Olmakta olanı gözlemlemeyi bıraktın.
Oysa biliyorum demek yaşamıyorum demekti!
Dahil olduğun inanç sisteminin seni de uyuttuğunun farkına varamadın.

Fark etsen de, ne fark ederdi ki?
Oynadığın oyunun kuralı böyleydi!
Uyanmak için önce sen de uyumak zorundaydın.
Yeniden şekillenmek için önce tamamen erimek.
Kendini yeniden yaratmadan önce yok etmek.

Adına hayat denilen tuhaf bir oyundu bu oynadığın.
Doğmak, yaşamak, tüketmek...., sahip olduklarını yeniden fark etmek!
Kendini bir kez daha inşa etmeye başlamak için, bir gün artık hazır olduğunu hissetmek.

Önce erimek.
Sonra gerçek varlığını teyit etmek…

11 Nisan 2011
Haşim Arıkan


Fotograf : Last night

Hatırlamaya uyanmak...

Öğlen yemeğimizi yedikten sonra birlikte Nero’ya kahve içmeye çıkıyoruz onunla. Kahvesinden bir yudum aldıktan sonra, gözlerini her zaman yaptığı gibi camdan dışarıya, uzaklara doğru daldırarak başlıyor yine zihninde dolanan düşünceleri cümleleştirip birbiri ardı ardına sıralamaya.

“Sana bir soru.” diyor, “Sence biz insanlar neden dünyaya geliyoruz? Birbirimize benzemek için mi? Hepimiz aynı olmak için mi? Neden sadece hepimizin inandığı şeyler gerçek? Bizim inandığımız, başkaları tarafından onaylanmamış şeyler neden gerçek dışı?

Biz insanlar ya kendi zihnimizin ürettikleriyle yaşarız ya da başkalarının zihnimizde yarattıklarıyla. Kendi zihnini kullanarak yaşayanlar kendini mutlu eder. Başkalarının zihninde yarattıklarıyla yaşayanlar ise başkalarını.

Bir çoğumuz pek fark edemese de hepimizin içinde derinlerde bir yerde hep spiritüel bir varlık olmanın mücadelesi var. İçimizde derinlerde var olan bilge zaman zaman bize kendini hissettiriyor. Ama sadece bir kısmımız toplum bilincini kırıp kendi başına ilerleyebilecek cesareti yakalayabiliyor. İçinde bir bilinç sıçraması yaşayıp, aradığı cevapları başka bir gücün kendisine iletmesini beklemeden kendi içine bakmaya başlıyor. Genel kuralları umursamadan içinden geldiği gibi yaşıyor.

Yan masada oturan küçük bir çocuğun dışarıyı işaret ederek “Anne, anne kedilere bak, kedilere bak!” diyen heyecan ve merak dolu sesi, onun susmasına ve yüzünde samimi bir gülümsemenin belirmesine neden oluyor. İkimizde gülümseyerek yaşadığı heyecanın volümünü yükselttiği sesiyle bir anda kafedeki tüm bakışları üzerine toplayan küçük çocuğa bakıyoruz. O ise büyük bir merak ve heyecanla dışarıda birbirleriyle oynayan yavru kedileri izliyor. Bakışları küçük çocuktan ayrılıp yeniden camdan dışarıya, uzaklara doğru yönelirken,

“Sana bir gerçeği itiraf edeyim mi?”
diyor. “Bence bizim en bilge olduğumuz zamanlar çocuk olduğumuz zamanlar. Baskılanmamış, neşe dolu, bütün farkındalığımızla sadece anda yaşadığımız zamanlar. Ve bizler, onların bu durumunu baskılayıp onları kendimize benzetmenin adına eğitim diyoruz. Onları sürekli törpülerek zihnimizdeki şablonlara ne kadar iyi oturtabilirsek, kendimizi o kadar başarılı hissediyoruz, mutlu oluyoruz....”

28 Şubat 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: The King's Speech

Avlanmak, öldürmekten daha zevklidir !


“Hadi gel.” diyor. “Birlikte geçmişe doğru küçük bir gezintiye çıkalım seninle. O zaman ki zihinlerimize geri dönelim. Hayallerimizi hatırlayalım. Söylesene neydi o zaman ki hayallerin? Onların hangilerini gerçekleştirebildin? Hangilerinden vazgeçtin?

Biliyor musun hayaller gerçekdışı olmak zorundadır! Çünkü biz insanlar istedimiz şeyi elde ettiğimiz zaman artık onu istememeye başlarız. Ona duyduğumuz arzunun devam edebilmesi için onun hep eksik olması gerekir. İstediğimiz, arzuladığımız şey aslında o değildir. Onun hayalidir. Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz biz.

Bu yüzden de neyi hayal ettiğine dikkat et. Bir gün ona sahip olacağın için değil! Ona sahip olduğun zaman artık onu istemeyeceğin için....

18 Şubat 2010
Haşim Arıkan


Fotograf: Let me in

Bir gün hepimiz onu da keşfedeceğiz.


Ne tuhaf değil mi?
Hepimiz hayatımızı ölümü engellemeye, geciktirmeye çalışarak geçiriyoruz.
Yiyerek, dua ederek, savaşarak, sevişerek, doğurarak, öldürerek.
Peki ölüm hakkında gerçekten ne biliyoruz ki?
Sadece gidenlerin bir daha geri dönmediğini.
Kim bilebilir ki belki ölüm de, insana verilen bir armağandır.
Tıpkı yaşam gibi...

Bir gün hepimiz onu da keşfedeceğiz.
Yaşamın ne büyük bir armağan olduğunu yaşarken keşfettiğimiz gibi...

15 Şubat 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: 127 Hours

İnsanların kendilerine olan saygıları yok olduğunda, içlerindeki kahramanlar da yok oluyor...

Bir hışımla dalıyor odama. Belli, kafayı bir şeylere fena takmış, ağzını tıkabasa dolduran kelimelere bir izin verse hepsi bir anda ortalığa saçılacak. “Sabah, sabah bu ne hal böyle” diyorum. “Hadi otur sakinleş biraz, sana çay, kahve sıcak bir şey söyleyeyim. “

Önce gözlerini gözlerime dikip bakıyor. Ardından derin bir nefesle ciğerlerine doldurduğu havayı, hızlı bir şekilde burnundan tekrar dışarıya bırakıyor.

“Düşündün mü hiç?” diyor. “Bir sabah uyandığında sana o güne kadar doğru olarak anlatılan, öğretilen herşeyin aslında koca bir yalan olduğunu söyleseler. O güne kadar aslında seni kandırdıklarını, yağmaladıklarını, dolandırdıklarını itiraf etseler. Ne yapabilirsin?”

Ben,hazırlıksız bir anda yakalandığım bu soruya bir cevap bulmak için bocalarken. İmdadıma yine o yetişiyor.

“Hiç!” diyor. ”Evet Hiç! Yine kalkar, hazırlanır işine gidersin. Kaldığın yerden ,alıştığın şekilde yaşamaya devam edersin. Çünkü gerçeği sadece senin bilmen hiç bir şeyi değiştirmez.

Gerçeği öğrenmenin ötesinde bir şeyler yapman gerekir. Ögrendiğin gerçeği diğer insanlara da fark ettirmen, onları da ikna etmen gerekir. Bunu başarabildiğinde bir fark yaratabilirsin.

İşte -ben de dahil olmak üzere- bir çoğumuzun tökezlediği nokta da sanırım burası. Hepimiz hayatı fasulyeden oynamayı tercih ediyoruz. Bunun için kime kızmalıyız bilmiyorum. Bizi bu hale getirenlere mi, yoksa onların bizi bu hale getirmelerine izin verdiğimiz için kendimize mi!

Biliyor musun, insanların kendilerine olan saygıları yok olduğunda, içlerindeki kahramanlar da yok oluyor! Aslında kendisinin de potansiyel bir kahraman olduğunu tamamen unutup. O bir türlü gelmeyen kahramanını beklemeye başlıyor. ”

Geldiği gibi, yine bir hışımla çıkıp gidiyor odamdan. Beni, zihnime sapladığı cümleleri ve soruları ile başbaşa bırakarak...

9 Şubat 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Das leben des David Gale

Yaşıyorum sanısı...

Zor değil mi?
Korkusuz , kısıtlamasız, dirençsiz, savunmasız bir hayat yaşayabilmek!
Zihnin gizli odalarını, saklı güdülerini, karmaşık mirasını keşfedilmek.
Zihni umarsızca dünsüz, sonsuz deneyimlerin kollarına bırakabilmek!
İçinde bir zorlama hissi, olmama, kazanamama, ulaşamama korkusu duymadan yaşamın akışına karışabilmek, yaşamla bütünleşebilmek!
Daha önce yaşanmamış, onaylanmamış birşeylere inanıp, onların peşinden gidebilmek.

Kolay değil mi?
Bir yığın anı, deneyim, düşünce deposu olarak yaşayabilmek.
Bildik acıları, hiç yaşanmamış mutluluklara tercih etmek.
Sevginin çerçevesinde yaratılan korku temelli gerçekliklere güvenmek.
Deneyimlerle koşullanmış, herşeyi düne dair düşüncelerle değerlendiren bir zihnin görmeni istediklerini görmek!
Öğrenilmiş bir çaresizlikle, hayattan sürekli şikayet etmek, kendini seni mutlu etmeye adamadığı için ona öfkelenmek.

Kolay değil mi?
Olması gerekeni hayal etmek.
Bekleme odasında onun olmasını beklemek.
Beklerken, yaşıyorum zannetmek.

Zor değil mi?
Olanla yüzleşebilmek.
Düşünsel özgürlüğünü her koşulda koruyabilmek.
Keşfedilmiş bir anlama değil, kendi başına bir anlama sahip, bir yaşam sürebilmek...

4 Şubat 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Black swan

Bir kıvılcım arıyorum...

Bir kıvılcım arıyorum.
Zihnimde bugüne kadar hayat bulmamış düşüncelerin ilk fitilini ateşleyecek.
Onların ebeliğini üstlenecek.

Bir kıvılcım arıyorum.
Belki okuduğum yazıdan, beynime sıçrayacak bir cümle,
Belki de gözüme takılacak dört başı mamur bir tek kelime.
Belki radyoda çalan bir şarkıdan dilime dolanacak bir dize,
Belki de tam biterken son anda yakaladığım küçük bir sufle.
Belki gözlerimin ilk defa tanıştığı derin bir çift göz.
Belki de kaçamak, mahçup, masum bir gülümseme.

Bu aralar çok ihtiyacım var ruhumu ansızın ele geçirecek dünsüz, yarınsız, sebepsiz bir etkiye.
Onun zihnimde bugüne kadar hiç alışılmadık bir dizinde bir araya getireceği fettan kelimelere.
O kelimelerin mahsülü organik düşüncelere...

3 Şubat 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: The covenant

Yarınlarını harcarsan, elinde boş dünlerden başka ne kalır ki?

Hatırlıyor musun?
En son ne zaman doğru yolda olduğundan emindin?
En son ne zaman yarını düşününce kendini keyifli hissettin?
En son ne zaman geleceğe dair kocaman bir gülüş vardı yüzünde?

Yarın!
Dünden ona sızmaya çalışan endişeler , yargılar, korkular!
İnsan yarın olmayacağını düşünse bile, o hep var.

Yarın, yeni bir gün.
Her yeni gün, yeni bir yol için, yeni bir fırsat.
Attılan her adım hep bir amaç uğruna.
Her başarısızlık yeni bir güven kaynağı.
Amaçlarını belirleyense olası olanın hayali.

Peki asıl önemli olan ne?
Sadece düşünebilmek mi?
Düşüncelerini fark edebilmek mi?
Yoksa düşünceleri oynadığın oyuna katabilmek, onları kullanabilmek, dünyada bir değişim, hayatında bir fark yaratabilmek mi?

İnsan yarınlarını sürekli harcarsa, elinde boş dünlerden başka ne kalır ki?

26 Ocak 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Trade

Yalnız kaldığında.....

Arada bir susmak, yalnız kalmak iyi geliyor insana.
Herşeyden, herkesten biraz uzaklaşmak.

Yalnız olduğu zamanlarda büyüyor sanki insan.
Yalnız kaldığında insanların zihninde bıraktığı parmak izlerini silebiliyor.
Beynindeki süresi dolmuş acılar, düşünceler yalnız kaldığında değerini yitirip çürümeye başlıyor.

Yalnız, sakin, huzurlu olduğu zamanlarda dolaşmaya başlıyor insanın zihninde yeni, harika düşünceler.
Yalnız olduğu zamanlarda atılıyor onlara ait ilk tohumlar.
Çürüyen eski düşünceler onların gübresine dönüşüyor.

Biraz emek verince hepsi tohumunu patlatıp yavaş yavaş filizlenmeye başlıyor.
Büyüyüp serpiliyor.
Bazıları zaman içinde insanı ayakta tutan koca bir ağaca dönüşüyor.
Zor zamanlarında insanı ayakta onlar tutuyor.

Yalnız kaldığında büyüyor sanki insan.
Kendisinin hem ustası, hem de çırağı olduğunu yalnız olduğu zamanlarda fark ediyor.
Üzerini kaplayan geçmişin tozlarından arınıp, yeniden varlığına egemen oluyor.
Kendi hakkındaki gerçeğe bir adım daha yaklaşıyor.

23 Ocak 2011
Haşim Arıkan


Fotograf: The burning plain

Herşeyi hatırla, hiç bir şeyi unutma!


Yaşamım çelişkilerle dolu!
Bildiğim herşey eksik! Bense tam olduğunu düşünüyorum.
Bir şeyi istiyorum derken, bir şeyi istemiyorum aslında.
Bir şeyi tercih ederken, bir şeyden vazgeçiyorum.
Bunu yapmalıyımın arkasına şunu da yapmamalıyım gizli.
Barışı arzularken sürekli savaşıyorum.
Sevgiyi arzularken, hırsla, sanki bir yarışın içindeymişcesine, acımasızca yaşıyorum.

Zihnimdeki düşünceler hep eksik.
Coşkularım geçici, doyumlarım anlık.
Özgürlüklerim kısa süreli.
Düş kırıklıklarımsa sürekli.

Var olma duygum tam mı?
Hiç sanmıyorum!
Zavallı zihnim!
Artık deneyimlerimle sınırlı, koşullu.

Oysa doğduğum da ne kadar saf, temiz, sınırsız ve masumdun.
Ama sen de direnemedin, sen de herkes gibi sonunda büyük oyuna dahil oldun.
İçine doğduğun kültürle koşullandın.
Günlük yaşamındaki etkiler ve baskılarla koşullandın.
İnanmaya, inanmamaya koşullandın.
Deneyimlerinle koşullandın.
Yaşadığın şehirle koşullandın.
Okuduğun günlük gazeteyle koşullandın.
Sen de zaman içinde özgür düşünme yeteneğini yitirdin.
Sen de sonunda zihnini bildiklerinle sınırladın.
Onu bilginin tutsağı yaptın.
Bilme ve bilgiyi birbirine bulaştırdın.
Bilme, başı sonu olamayan bir öğrenme hareketiyken, sen bildiklerini onun tek kaynağı yaptın.

Oysa sen de tekrarlardan hep sıkıldın, sen de her zaman yeni, yaratıcı olanı deneyimlemeyi arzuladın.
Yeni olan -düşünce hareketi olmadan bakabilsen- her zaman karşında duruyordu.
Aman sen, dünün düşüncelerini askıya alamadığın için, olmakta olanın içindeki yeni olanı algılayamadın.

Kendine hayatı dünün düşüncelerinin sana düşündürebildiği kadar yaşattın...

18 Ocak 2011
Haşim Arıkan


Fotograf: The burning plan

Neden düşüncelerin bağlarından kurtarıp özgür bırakamıyoruz aşkı?

Ne tuhaf değil mi?
İkimiz de duramıyoruz zihnimize kayıt etmeden birbirimizi.
İkimiz de biriktirmekten vazgeçemiyoruz anılarımızı?
Hazlarımızı kaydediyoruz.
Tartışmalarımızı kaydediyoruz.
Neşemizi kaydediyoruz.
Üzüntülerimizi kaydediyoruz.
Zamanla birbirimiz hakkında ne çok anıyı imgeleştirip zihnimize yığıyoruz.

Sonrası ise;
Kendimizi onlardan bir daha kurtaramıyoruz.
Yaşanacak olanı onlarla karşılıyoruz,
Yaşananı onlarla karşılaştırıyoruz.
Bölünüyoruz, çatışıyoruz.
Yoruyoruz, yıpratıyoruz kendisi zaten çok narin olan aşkı!
Engelliyoruz yaşanacak olanı.
Kısıtlıyoruz, kırıyoruz, döküyoruz, yaralıyoruz.

Neden aşkı düşüncenin yörüngesi oturtmayı biz bu kadar çok seviyoruz?
Neden düşüncelerin bağlarından kurtarıp onu özgür bırakamıyoruz?
Neden hiç bir eksiği olmayan bir özgürlük gibi yaşayamıyoruz biz aşkı?

15 Ocak 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Rabbit hole

Tuhaf bir bilmece?


Dünya insanın zihninde,
İnsan dünyanın içinde,
"Dünya, insanın zihnindeki dünyanın içindeki insanın zihninde........." diye başladığın cümle, acaba bir yerde son bulabilir mi düşününce?

13.01.2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Tell tale

Belki de hayat dediğin şey, gerçekliğin olası zaman dilimleridir. Sen içlerinden birini seçene kadar…


Düşündün mü hiç?
Enerjini daha çok hangisi için harcıyorsun?
İstediklerini gerçekleştirebilmek için mi?
İstemediklerini kendinden uzak tutabilmek için mi?

Mesela tatiller!
Tatiller neden mutlu eder acaba seni?
Sana sürekli ertelediklerini, isteklerini, hayallerini gerçekleştirme şansı verdikleri için mi?
Katlandıklarından, tolere ettiklerinden seni uzaklaştıkları için mi?

Sen de zaman zaman sorgular mısın hiç?
Her sabah yatağında seni neyin uyandırdığını.
Yaşamakta olduğun hayatın ne için yaşandığını.

Gerçeklerin neden senin hayallerine uymadığını.
Zaman içinde yaşamın bir yerinde birşeylerin hiç değişip değişmediğini.

İnsanın görüşünü bulanıklaştıran anıların hangileri olduğunu.
Unutması gereken neleri sürekli hatırladığını, hatırlaması gereken neleri sürekli unuttuğunu.

Zaman zaman sen de içinde yoğun bir arzu hisseder misin hiç?
Bağımlılıkların müdahalesi olmadan, yargı olmadan, sınama olmadan, kalbini gerçek duyguların enerjisine açmak için.
Bedenini gerilimden arındırmak için.

Düşüncelerinin beyninde ateşlediği fırtınadan kendini kurtarıp, sessiz, sakin bir zihinle hayat hikayenin sana ne anlatmakta olduğunu senin de düşündüğün olur mu hiç?

Yaşadıklarına dair bir çok farklı yorum yapabileceğin gibi,
Her an yaptığın seçimlerle şekillenen ne çok gelecek ihtimalinin bulunduğunu,
Hayatın aslında her zaman, gerçekliğin olası zaman dilimlerini seçmen için senin önüne koyduğunu,
Sen içlerinden hangisini seçersen onun senin hayatın olduğunu,
İnsanın mutlak kaderinin, belki de yaptığı seçimlerle kendi kaderini yaratmak olduğunu,

Senin de düşündüğün olur mu hiç?

13 Aralık 2009
Haşim Arıkan
Fotograf: Trucker

Pencere ışığı verir ama ışığın kaynağı o değildir. Işığın asıl kaynağı güneştir.

Öğlen yemeğinde elinde yemek tepsisi büyük bir heyecanla gelip oturdu karşıma. Biliyor musun dedi dün akşam garip bir rüya gördüm. Kabus muydu? Yoksa bana bir şey mi anlatmaya çalıştı inan çözemedim. Bakalım sen ne düşüneceksin sana anlatınca?

Çok karanlık bir odadaydım. Her taraf zifiri karanlıktı. Ellerimi uzattığımda bir şeylere dokunuyordum ama doğal olarak renkler ve şekiller hakkında hiç bir fikrim yoktu. Sonra birden bir ses duydum. Yavaş yavaş açılan bir pencerenin sesiydi sanki. Sonrasında oda ışığa boğuldu. Odadaki renkler ve şekiller meydana çıktı, herşey anlamlandı, tamamlandı.

Fark ettim ki ben bir hapishanedeyim.Bunu anlamamla birlikte karşımda birden o belirdi. Nerden geldiğini anlayamadan! Bana, kendi yarattığım, içinde yaşadığım acı verici çelişkilerle dolu hayatımın sürekli ve kalıcı olmadığını, bunun bir yanlış anlamadan kaynaklandığını söyledi. Bulunduğum hapishaneden oraya nasıl girdiysem aynı yolla dışarı çıkmamı rica etti benden. Benim oraya ne olduğumu unuttuğum için girdiğimi ve kendimi olduğum gibi idrak ettiğimde oradan rahatça çıkacağımı söyledi bana. Sonra yavaş yavaş bana doğru yaklaştı ve sanki içimde eriyip yok oldu. Ve onun yok olmasıyla birlikte de her taraf tekrar karanlığa boğuldu.

O sustu. Onun rüyasını projekte eden zihnimin, onu kendine göre renklendirip şekillendirdiğini bildiğim için, ben de sustum. İstedim ki onun kendi zihni, kendi rüyasını, kendi tarzında renklendirsin, şekillendirsin. Zarfının içindekini yine kendisi keşfetsin...

10 Ocak 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Once Fallen

Çukurlar...

Acaba hayat mı gerçekten çok zor?
Yoksa biz mi onu zorlaştırmak için çabalıyoruz?

Sürekli düştüğümüz çukurlar mı suçlu?
Yoksa, o çukurları kendimize aslında biz mi kazıyoruz?

Yürüyebileceğimiz başka yollar mı yok?
Yoksa alışkanlıklarımız, bağımlılıklarımız yüzünden sürekli aynı yolları biz mi tercih ediyoruz?

Başrolünü oynadığımız senaryo mu sürekli kendini tekrarlıyor?
Yoksa aynı replikleri kullanarak, sürekli aynı sahneleri oynamaya kendimizi biz mi mahkum ediyoruz?

Senaryonun tamamı bize ne anlatmak istiyor?
Biz hangi bölümler de takılıp kalıyoruz?

16 Aralık 2007
Haşim Arıkan


Fotograf: Wrecked

Yolun sonunda mutluluğa ulaşılamadığında yaşananlardan geriye nasıl bir anlam kalır ki?

Kimim ben?
Amacım ne?
Neler bekliyorum hayattan?
İstediklerime doğru yürürken kim olduğumdan, hayatın neresinde bulunduğumdan emin miyim?
Benliğim dediğim şey, kalıcı bir şey mi?
Yoksa “ben” sürekli değişen, sürekli devinim halinde, canlı bir şey mi?

Eskiden cevaplarım vardı, şimdi ise sorularım.
Düşünceler beynimin içindeki birer vahşi at gibi.
Beni her tarafa götürmeye hazır bekliyorlar.
Herşey cesaretimin ölçüsüne bağlı.
Hayat hikayemi cesaretimin ölçüsü şekillendiriyor, renklendiriyor.

Düşünüyorum da insan hayata ne istediğiyle mi, yoksa ne olduğuyla mı katılabiliyor?
Ben, kendim için istediklerimi elde etme yolunda, nereye doğru gitmekte olduğumu ne kadar bilerek hareket ediyorum?
Attığım her adıma ya talimatlar, ya sorumluluklarım, ya yargılarım yön veriyor!
Geçmişin şeytanları ise içimde hiç bir zaman susmuyorlar.

Yaptığım herşey kendimi değerli kılmak, çevremdekilere kendimi ispatlamak için.
Bazen bütün çabam, bütün uğraşım acaba benden beklenen bir yaşamı uygulamak için mi diye düşünüyorum!
Bilinç altımda verdiğim kararlarımı etkileyen acaba neler kayıtlı?
Onları neden bir türlü bilinç seviyeme çıkartıp, eritip yok edemiyorum?

Düşüncenin işlevi olmayan bir algı ve eylem var olabilir mi acaba?

Sürekli bir arayış içindeyim.
Acaba aradıklarım yüzünden neleri görüyor, neleri ise hiç fark edemiyorum?
Koşullu farkındalığım yüzünden neleri ıskalıyorum.
Hangi sesleri, hangi görüntüleri, hangi gerçeklikleri kaçırıyorum.
Nelerin beni etkilemelerine izin veriyorum?
Neler yüzünden zevk alıyorum, canım yanıyor, seviniyorum, üzülüyorum, kaybediyorum, kazanıyorum.
Nelerden hiç etkilenmiyorum?
Hayatı daha çok fiziksel mi yoksa ruhsal mı algılıyorum?

Herkes gibi bende dünyada ki evimi gayet iyi biliyorum, peki içimdeki evim acaba hangi kimliğin arkasında?
Kim olduğumda kendimi huzurlu, mutlu, dingin hissediyorum?
Kim olduğumda muhteşemliğimin farkına varabiliyorum?
İçimdeki o saklı cennet nerede?
Benliğimin sesine kulak versem, içsel rehberimi güvensem oraya ulaşabilir miyim acaba?

Yaşamda;
Attılan her adım,bir amaç.
Girilen her yol ise bir fırsat.
Her başarısızlıksa bir güven.
Sürekli yeni bir şeyler öğreniyor insan.

En sonunda kabullendim, etrafımdaki dünyayı, olan biteni kontrol edemiyorum.
Ama yürüdüğüm yolu ve dünyada nasıl bir fark yarattığımı kontrol edebiliyorum.
Hele başkalarının hayatında bir fark yaratabilmek yok mu!
Bunu görmek kadar insana kendini iyi hissettiren başka bir duygu yok.
Düşünüyorum. Acaba bugüne kadar kimlerin hayatına dokundum, bundan sonrası için kimler hayatlarına girmem için beni bekliyor?

Olası olanın düşleri,
“Hayallerim”
Ama insan kararlı değilse maalesef hayalleri de yakıtsız kalıyor.
Hayallerinin peşinden gidebilmek için insanın kendine söylediklerinin o kadar büyük bir önemi var ki.
Düşünüyorum da acaba ben bu konuda ne yapıyorum?
Hayallerimi gerçekleştirmek için kendimi cesaretlendiriyor muyum? Yoksa cesaretimi mi kırıyorum?
Acaba neler olabilecekken kapıların kapalı, yolun tıkalı olduğunu söyleyerek kendimi ondan vazgeçiriyorum.
Sırf istemediğim için kendimi nelerden mahrum bırakıyorum.

Düşünüyorum!
Acaba insan hayatı boyunca, kendini keşfetme yolculuğundan daha büyük bir yolculuğa çıkabilir mi?
Bu yolculuğa çıkmadan kendini keşfedebilir mi?
Kendini keşfetmeden gerçek “ben” olabilir mi?
Gerçek “ben” olmadan aradığı mutluluğa ulaşabilir mi?
Yolun sonunda mutluluğa ulaşılamadığında yaşananlardan geriye nasıl bir anlam kalır ki?

5 Ocak 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: The next three days

Hangi yol senin yolun, sen hangi yolun yolcususun!


Gelen gün bazen bir yol ayırımına getirip bırakır seni.
Seçmek zorundasındır;
Ya yürüdüğün yolda umutsuzca devam etmeyi ya da farklı bir yol denemeyi.
Belki de olmayan bir yolu kendi adımlarınla sıfırdan var edebilmeyi.
Bilirsin ki hep aynı düşüncelerin hapsinde aynı yolda devam edersen, olmakta olan olacaktır her zaman olduğu gibi.
Farklı olanı denemek içinse, önce kırman gerekir geçmişle beslenen, bağımlı zihnin sana vereceği o ilk güçlü tepkiyi.

Düşünürsün.
Ya eskinin seni sınırlayan o dar çerçevesiyle, yargılarının seni sürekli tekrar eden bir geçmişe sımsıkı bağlayan görünmez zincirleriyle,
Ya da hayal edersin yeninin içini heyecanla dolduran cazibesiyle, bugünü düne hiç bulaştırmadan yarına sıfır bakabilen temiz, saf ve masum bir zihinle.

İstemezsin.
Kanıksanmış dünyanın umudunu yitirmiş insanları gibi düşünmeyi.
Bugünün aracılığıyla yarına geçmek isteyen yargıların kuryesi olup, yaratacağın yeni gerçeklerle onu daha da fazla güçlendirmeyi.
Red edersin her tarafa saçılmış ikinci el düşünceleri.
Kıpırdanmaya başlar içinde yeni umutlar, deneyimlemek istersin heyecanla yeni, farklı bir gerçeği.

Salarsın evrene içini coşturan niyetini.
Harekete geçirsin istersin seni hayallerine ulaştırmak için herşeyi.
İddia eder, resmedersin herkese o inandığın, olmakta olanın seyrini değiştirecek olası gerçeği.
Hissettirmeye başlarsın herkese, bir şeye yürekten inanmanın insana verdiği o güçlü enerjiyi.
Fark edersin ki gülüşlerin artık daha gerçek, sözcüklerin çok daha kuvvetli.
Yaşam, senin için çok daha keyifli.

Zaman akıp gider.
Girilen yollar tükenir.
Yeni yollar seçilir.

Bazen kurduğun hayaller yaşanarak bilinene çevrilir.
Bazen de yaşanarak bilinen, senin hayallerini insafsızca tüketir.
Senin neyi yaşarsan yaşa, tarih senin yarattığın her yeni gerçekle bir kez daha evrilir.

Sonuç ne olursa olsun, sen bilirsin ki,

İnsanı asıl umutsuz kılan hedefe ulaşamaması değil, peşinden koşacak bir hayalinin olmamasıdır.
İnsanı yoran ideallerini yakalayamamak değil, peşinden koşacak bir amacının bulunmamasıdır.

Sonuç ne olursa olsun, sen inanırsın ki,

Hayat asla, sen ne yaparsan yap sürekli tekrar eden bir dün değildir.
Yaşanacak her an, senin bir önceki anda yaptığın özgür seçimlerinle şekillenir.
Yaşamda, insanda fark yaratanlar, daha önce icat edilmiş bir anlama değil kendi başına bir anlama sahip deneyimlerdir.
Farklı olanı hayal etmek, ona inanıp, onu yaşanarak bilinene çevirmeyi denemekse, cesur insanların işidir.

2 Ocak 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: Gifted hands

Bumerang - Yazarkafe
Related Posts with Thumbnails
Copyright © 2006-2015 Haşim Arıkan

İçerikler kaynak gösterilmeksizin kopyalanamaz, alıntı yapılamaz.
Alıntılanan sadece yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu çerçevesinde tüm hakları saklıdır.
Bu blogda yer alan tüm müzik, fotoğraf ve diğer telif hakkı içeren içerikler salt tanıtım amaçlıdır.

İletişim-1: inandigimmasallar@yahoo.com
İletişim-2: hasimarikan@hasimarikan.com