Kayıtlar

Mart, 2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?

Hatırlıyor musun? En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?
En son ne zaman kendi içinde bir yolculuğa çıktın?
Sadece sen, aklın ve sana ait duyguların.
Bugüne kadar hiç kimseye söyleyemediklerin, belki de hiç bir zaman söyleyemeyeceklerin.
Yalnız senin görebildiklerin, yalnız senin hissedebildiklerin, yalnız senin şahit oldukların.
İçinde sakladığın, yoksulların, zorbaların, toplum dışına atılmışlıkların.
Suçluluk duyguların, kendine acımaların…

Söyler misin? Daha ne kadar, onların, adları konulmadığında, seslendirilmediğinde senin için sorun olmayacağına inanacaksın?
Daha ne kadar, onları hiç kimseye söylemeyerek yok edebileceğine inanacaksın?
Daha ne kadar, seni hiç bir yere ulaştırmayan, bu ezbere bildiğin, risksiz çözümlerin kısır döngüsünde yaşayacaksın.
Daha ne kadar, birilerinin seni incittiğine, veya sana felaket getirdiğine inanacaksın?
Daha ne kadar, hayattan şikayet edecek, dünyayı suçlayacaksın?
Daha ne kadar, kadere sığınacaksın?

Sence;
Sen yaşamındaki olayları göğüsleme biçimini değişti…

Doğrularmış.....!

Doğrularmış...

Söyler misin bana doğru nedir?
Bu konuda en son sözü söyleyecek olan kimdir?
Sen şimdi hayatını bu şekilde yaşayarak, inandığın ilkeler uğruna mücadele ettiğini mi zannediyorsun?
Kabul et. Bu senin içinde barındırdığın kibirden başka hiç bir şey değil.
Böyle davranıyor olmanın esas sebebi;
Senin egoist olman. Sanki çok önemliymiş gibi her zaman haklı olmaya çalışman.
Haklı yada haksız olmanın bir önemi var mı ki?
Kimin için neyin doğru olduğunu sen nasıl bilebilirsin ki?
Kabul et. Bu yalnızca kendi egonu tatmin etmeye yönelik basit, ilkel bir düşünce şekli.
İçindeki o bir türlü bastıramadığın, daha üstün olduğunu başkalarına göstererek onları incitme isteği.
Doğruluk kavramının insan varlığı ile ne alakası var ki?
Sen sadece bir insansın. Etrafındaki tüm herkes gibi.
Onların hiç birinden hiç bir farkın yok senin.
Artık bu saçma, mükemmel olma hayalinden vazgeç.
Diğer insanlarla iyi geçinmeyi öğren.
Kimse artık hiç kimseden mükemmel olmasını beklemiyor.
Haklı yada haksız olmak diye bir ş…

Rüzgar ve dalgalar her zaman denizcilerin yanındadır...

Bir deniz kenarındayım. Uzun süredir devam eden yoğun tempodan dolayı yorgunum ve artık ruhum ve bedenimi buluşturup, biraz olsun soluklanmak, kendimle başbaşa kalmak istiyorum. Son dönemde yaşadığım bu yoğunluğun ve hayatın üzerine düşünüyorum. Ama gözümü, sanki benim de hayat hakkında söylemek istediklerim var diye çırpınan denizden, bir türlü alamıyorum.

Deniz bugün biraz hırçın ve dalgalı. Dalgalar büyük bir şiddetle kayalıklara çarpıp yavaşça geri çekiliyor, sonra çok daha kuvvetli bir şekilde tekrar geri dönüyor. Sağ tarafımdaki o heybetli sarp kayalığın, dalgaların ona her çarpışında çıkardığı, o isyankar uğultusunu dinliyorum. Sol tarafımdaki o gösterişsiz küçük kayalığın bu hırçın dalgalar karşısındaki sükunetine ise hayran oluyorum. Deniz bu, sağı solu pek belli olmuyor. Ne kimseye bugün nasıl olmamı istersin diye soruyor. Ne de kimsenin ona müdahale etmesine izin veriyor. Ne sürekli sakin kalabiliyor, ne de sürekli hırçın ve dalgalı. Bugün kayalıkları döven bu dalgalar, yarı…

İnsan kendinden kaçarak, kurtulabilir mi? (Kendimle sohbet)

Biliyor musun? Sen, beni duymuyormuş gibi davransan da, senin beni aslında her zaman duyduğunu çok iyi biliyorum. Öte yandan bunu biliyor olsam da, bana böyle davranmanın sebebini bir türlü çözemiyorum. Hele dışarıda aradığın tüm cevapların bende olduğunu bilirken. Zaman zaman düşünüyorum. Acaba korkutuyor muyum seni diye? Gerçekten benimle karşı karşıya gelmekten, benimle yüzleşmekten korkuyor musun? Belki de böyle davranmanın sebebi diğer insanlar. Belki de etrafın onlarla bu kadar doluyken, bana ihtiyaç duymuyorsun. Peki söylesene, neden beni değil de, onları tercih ediyorsun? Onlar benden daha doğrusunu mu öğretiyor sana? En azından sen böyle olduğunu düşünüyorsun değil mi?

Sana “kimse sana hiç bir şey öğretemez” desem, ne düşündürebilir ki bu cümle sana? Büyük olasılıkla her zaman yaptığın gibi yine öfkelenirsin bana. Ama inan bana, başkaları sana sadece, amaçların için, yol, yöntem gösterebilir, sana araç verebilir. Peki ya amaç? Amaç, her zaman sadece senindir. Yaşadığın herşey,…

Acımdan vazgeçmek neden bu kadar zor benim için?

Acımdan vazgeçmek neden bu kadar zor benim için?

Bu soruyu sordunuz mu hiç kendinize?
Yoksa siz acılarınızla yaşamaktan, yıllar geçse de onları hala hissediyor olmaktan hoşnut musunuz? O acıları hissetmediğiniz de, o yaşanmışlıklara dair deneyiminizi de yitireceğinizden mi korkuyorsunuz?

Sahi;
Neden üzerlerinden yıllar geçip gitse de, geçmiş deneyimlerimizle kavga ederiz?
Neden hala eskinin acılarının, yüreğimizi acıtmasına izin veririz?
Neden eskiden olduğumuz kişi yüzünden hala kendimizi suçlarız?
Çoktan tamamlanmış hikayelerin, ihtimal hesaplarını yapmaktan neden vazgeçemeyiz?
Neden getirilerinin acı olduğunu bile bile bazı hesapları inatla açık tutarız?

Acaba neyi bekleriz onları kapatmak için?

O yaşanmışlıklarımız bir gün bize tekrar geri dönerek, içimizde ona dair eksik, yarım kalanları tamamlayabilmemiz için bize bir şans daha vermesini mi?
Yoksa canımızı yakanların, hatalarını anlayıp gelip bizden özür dilemesini mi?
Ya da birilerinin, haklılığımız nedeniyle gelip bizi ödüllendirmesini ya…

Zamansız zaman...

Zamansız bir zamandı yaşanan.
Ne kadar tutmaya çalışırsan çalış, parmaklarının arasından sessizce kayan.
Ne bir başlangıcı, ne de bir sonu olan.
Bazen çaresiz kalakalıyor insan.
Donup kalsın istiyor hayat.
Yaşanmayacaksa eğer hiç başlamadan.
Sana doğru mu yaklaşıyor, yoksa senden mi uzaklaşıyor hiç anlamadan.

Zamansız bir zamandı yaşanan.
Gücünü ne geçmişten alan.
Ne de gelecek hayallerinde kendine bir yer bulan.
Bazen çaresiz kalakalıyor insan.
Donup kalsın istiyor hayat.
Onun bir kalp çarpıntısı mı, yoksa ince, derin bir sızı mı olduğunu hiç anlamadan.
İçine hiç düşmeden, içinden çıkmak için bir çıkış kapısı bulmaya çalışmadan.

Zamansız bir zamandı yaşanan.
Ne bir adı olan, ne de hiç yaşanmamış varsayılan.
Bilinmezin çekiciliğinde, ulaşılmazın mükemmelliğinde olan.
Ne “biz” denilebilecek kadar çok, ne de “ben” diyebilecek kadar yalnız olan.
Bugüne kadar yaşananların hiç birine uymayan, sadece sana ait olan.

05.02.2008
Haşim A.

Var mısın benimle...

Ne tuhaf değil mi?
O günlerde ne sen, ne de ben “neler oluyor bize“ diye bir kere bile sormadık kendimize?
Sanki ikimizde ayrılık için çabaladık, birlikte.
Ben artık o günleri unuttum deme ne olur bana.
Biliyorum ki bütün o yaşadıklarımız senin de ben gibi, hep hatırında.
Ne inatçı günlerdi değil mi o günler…
Senin aklında bir türlü gerçekleşmeyen beklentilerin.
Benim aklımda değiştirmemek için inatla direndiğim kendi gerçeklerim.
Senin elinde sımsıkı tuttuğun bir “biz”.
Benim elimde ihmal ettiğimi yıllar sonra fark ettiğim bir “ben”.
Düşünüyorum da o günlerde ikimizde artık konuşacak bir şey kalmadı diye susmaya başlayınca, hep sessizlik kazanır olmuştu.
Hep sessizlik kazanmaya başladığında ise, "ayrılık" artık bizim için kaçınılmaz bir son du.
Sen artık biz’siz bir hayatın yeni yolcusu.
Ben de ise daha mutlu olacağımı inandığım, garip bir yalnızlık tutkusu.
Ayrılık düşüncesi yeter ki bir kere düşmeye görsün, zamanla zehirli bir sarmaşık gibi sarıyor insanın beynini.
Engel olamıyor insan …

İnandığım masallar (Toplumsal rüya, esasen gerçek olan ne ki?)

Hepimiz: Hoşgeldiniz. Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Anne-Baba: Yeni doğan bebeğimiz için geldik. Onun da genel anlaşmaya dahil olmasını, herkesin gördüğü toplumsal rüyayı onun da görebilmesini, bizler gibi mutlu!, ruhsal açıdan sağlıklı! bir birey olmasını istiyoruz.
Hepimiz: Harikasınız. Böyle bilinçli anne, babalarla karşılaşınca inanın çok mutlu oluyoruz. Demek yeni bir üyemiz daha oluyor. Yalnız sizde çok iyi biliyorsunuz ki bu rüya milyonlarca bireysel rüyanın birleşiminden oluşan kollektif bir rüya. Tüm toplumsal kuralları, inançları, yasaları, dini içinde barındırıyor. Bunun için de eğer yüzdeyüz başarı istiyorsanız kesinlikle hep birlikte, koordineli bir şekilde çalışmamız şart.
Anne-Baba: Biz anne ve babası olarak elimizden gelen herşeyi yapmaya hazırız. Yanlız aklımıza takılan bazı sorular var. Öncelikle bunları aydınlatabilmemiz için bize biraz yardımcı olursanız çok seviniriz.? Bu bizim ilk çocuğumuz. Bu konuda çok fazla tecrübeli değiliz. Uygulanan yöntem hakkında biraz bi…

Hoşçakal...

Resim
Tek bir kelimedir aslında iki dudağın arasından çıkacak olan.
“Hoşçakal"
Dilin dönmez,bir türlü söyleyemezsin.
Arkanı dönüpte, bir türlü yürüyemezsin.
Tercihlerin seni ısrarla çağırır.
Vazgeçişlerin ise bırakma bizi diye sana yalvarır.
Kalakalırsın eşikte öylece.
Ne içeriye girebilirsin.
Ne de kapıyı çekip gidebilirsin.
Ne kazanırsın. Ne kaybedersin.
Zaman akıp gider sessizce.
Sen, ben yaşıyorum sanırsın.

19 Eylül 2007
Haşim Arıkan

Belki farkında olarak, belki de hiç farkına varmadan...

Resim
Dışarıda hava, tam bir bahar havası kıvamında ve günlerden pazar. Günü aydınlatan, ısıtan muhteşem güneş, insanı adeta sokaklara davet ediyor. Oğlumu -çekilmemiş çilesinin bir kısmını daha çekmesi için- OKS kursuna bırakıp, kursun yakınındaki çay bahçesine doğru uzanıyorum. Güneşin baştan çıkarıcı davetine kanan herkes, ben gibi atmış kendisini bu küçük çay bahçesine. Boş masa neredeyse yok gibi. Bir yandan kendime bir yer bulmaya çalışıyor, bir yandan da göz ucuyla masalar da oturan insanlara bakıyorum. Kimi belli ki sevgilisi ile gelmiş. Elele, dizdize, gözgöze, oturuyor. Eller birbirlerine sürekli temas halinde. Aşkın o tutkulu, arzulu evresindeler. Bazıları ise, belli ki aşkın bu evresini çoktan geçmiş, ilişkileri artık alışkanlığa terfi etmiş. Adamın elinde günlük bir gazete, gözleri dünkü maçın kritiğinde, kadın ise kendi havasında, gözleri etraftaki insanları incelemenin peşinde. Birlikte ama yalnızı oynuyorlar.

Kendime uygun bir masa bulup oturuyorum. Garson civa gibi maşallah…

Acaba yüzde kaçı yarattığı etkinin gerçekten farkındaydı?

Yine yoğun geçen bir günün akşamında, iş hayatında uzunca bir süredir devam eden yüksek tempodan artık yavaş yavaş yorgun düşmeye başlayan beynini biraz olsun dinlendirebilmek amacıyla, rastgele blogların arasında dolaşmaya başlamıştı. Bir blogdan, ötekine, bir yazıdan, diğerine. Hiçbirine yorum bırakmıyor, sadece okuyor, okuyor, okuyor du. Bazen okuduğu bir yazının en sonunda, bazen okuduğu bir cümlenin sonunda, duruyor, düşünüyor, sanki, yeni yada zaman içinde unuttuğu bir şeylerin farkına varıyor, onları hatırlıyor, özenle içine sindiriyordu.

Son okuduğu yazıyı bitirdiğinde durdu, başka bir yazıya geçmedi. İnternet üzerindeki, bugüne kadar keşfetmiş olduğu ve daha henüz keşfetmemiş olduğu binlerce blogu ve onların yazarlarını düşündü. Hergün bir sürü blog yayına veriliyordu. Bu blogları okuyan yüzlerce, binlerce kişi de, onları okuyup yorum bırakıyordu.

Acaba bu blogları yazanların yada onlara yorum bırakanların, yüzde kaçı yazdıklarının, onları okuyan kişiler üzerinde yarattığı etki…

Ne duymak isterdiniz onlardan?

İlk sevgili Dost Can Deniz’in bir yazısında okumuştum bu soruyu. Sonrasında da "Ayn Rand" in “Atlas Silkindi” isimli kitabını okuduğumda bir kez daha çıktı, doğal olarak karşıma. Şunu soruyordu Ayn Rand;

“Eğer öldüğünüzde, sizden önce yaşamış o bütün büyük insanlar, fark yaratmış büyük beyinler tarafından karşılansaydınız, ne duymak isterdiniz onlardan?”

Siz de bir düşünün isterseniz, Ayn Rand’in cevabını size söylemeden, onun verdiği cevap üzerine tartışmadan önce. Düşünün... Hayal edin... Atatürk, Freud, Nietzsche, Einstein, Fatih Sultan Mehmet, Mevlana, Newton, Edison, Mikao Usui, Eflatun, Socrates, Karl Marx , Osho, Büyük İskender, Hacı Bektaş Veli, .......... hepsi kapıda ve sizi karşılıyorlar. Onlardan ne duymak hoşunuza gider, size ne derlerse çok mutlu olursunuz?

Tamam mı? Verdiniz mi kararınızı? Evet. Sözü daha fazla dolandırmadan açıklıyorum Ayn Rand’ın cevabını.

“Aferin evlat, iyi iş çıkardın!”

Nasıl bir cevap?
Beğendiniz mi bu cevabı?
Sizce tatmin edici mi?
Nasıl hissede…

Öyle yalanlar vardır ki, günahı, söyleyen ağızdan ziyade onu dinleyen kulaktadır...

Resim
Sence neden böyle?
Neden başkalarının yaptıkları, ne düşündükleri senin için bu kadar önemli?
Neden başkalarının söyledikleri gerçeğin yerini alıyor?
Neden herkes haklı oluyor da, sen haklı olamıyorsun?
Neden daha önce başkaları tarafından onaylanmamış hiç bir düşünceye inanamıyorsun?
Neden kendi düşüncelerine bir türlü sahip çıkamıyorsun?
Neden sanki dünyadaki tüm düşüncelerin en uç noktasındaymış gibi, sürekli başkalarınınkine inanarak yaşamayı seçiyorsun.

Hiç düşündün mü? Belki de yepyeni bir düşüncenin başlangıç noktasında sen duruyorsun.

Yaşamak istediğin hayat gerçekten bu mu senin?

Farkında değil misin?
Her saniye, attığın her adımla;
Kendini yaratıyor ve şekillendiriyorsun.
Yaptığın tercihlerle kim ve ne olduğuna karar veriyorsun.
Kendi anlamını, biçimini ve amacını bu şekilde düşünerek mi yaratmak istiyorsun?

İnsanın yaptığı her özgür seçim ya sevgi ya da korku düşüncesinden doğarmış!

Korkuyu -senin de bildiğin gibi- yıllardır deneyimliyorsun.
Neden artık yüreğindeki sevginin …

Sana geriye ne kalır?

Resim
Olan sadece olandır.
Senin düşüncelerin ona bir anlam kazandırır.

Tüm düşüncelerini elinden alsam, yaşadıklarından sana geriye ne kalır?
Sen sadece insansın.
Yaptıkların sana bir değer kazandırır.

Düşüncelerin ve yaptıkların, sana hayatı ya cennet ya da cehennem olarak yaşatır.

28 Kasım 2007
Haşim Arıkan

Fotograf: The Fountain

Biliyor musun ne düşünüyorum?

Geçenlerde izlediğim bir filmde baş aktör, beynimizin çalışma sisteminin şehirlerarası yol sistemine benzediğinden bahsediyordu... Bu bakış açısıyla düşününce insanın aklına neler geliyor.
Bir düşünsenize, hayatımız boyunca sürekli bir noktadan diğerine koşuşturup duruyoruz, çoğu zaman da hep birşeylere yetişmenin telaşıyla... Bu noktaların arasında kalan diğer yerleri, yani otobanın dışındakileri, orada oldukları halde, yanı başlarından geçmemize rağmen fark edemeden. Nedeni de, sırf kendimizi algılamamaya koşullandırdığımız için.
Geçmiş deneyimlerimizden hareketle, farklı olabileceklerini düşünmediğimiz için. Hayatı hissederek yaşamak yerine, hükmen yaşamayı tercih ettiğimiz için.
İnsan düşünmeden duramıyor; hayatımız boyunca acaba nelerin önünden, yanından geçipte onları fark edemiyoruz. Aslında farklı olan neleri birbirine benzetip aynı zannediyoruz. Hangi sesleri, hangi görüntüleri ıskalıyoruz.
Bunlar hayatın içinde farkına varamadıklarımız. Peki ya kendi içimizdekiler? Bizim sahi…

Bir türlü anlamıyorsun değil mi?

Bir türlü anlamıyorsun değil mi? Bana sürekli aynı şeyleri anlatmanın, beni sana inanmam için zorlamanın, seni hiç bir zaman istediğin sonuçlara ulaştıramayacağını. Bu şekilde davranarak beni değiştiremeyeceğini... Bu arada en çok neyi merak ediyorum biliyor musun? Hani arada bana yönelttiğin sorular var ya, onların cevaplarını gerçekten duymayı istiyor musun? Sana cevap vermeye çalıştığımda beni gerçekten dinliyor musun.
Seninle düşüncelerimiz birbirinden ne kadar farklı değil mi?

Ve entresan bir şekilde ikimiz de kendi düşüncelerimizin doğru, tutarlı olduğuna iddia ediyoruz birbirimize. Hiç merak etmiyor musun nasıl oluyor da senden bu kadar farklı düşünebiliyorum diye? Nasıl oluyor da senin gördüklerini bir türlü göremiyorum diye? Acaba bana benim göremediğim neyi anlatmak istiyor olabilir diye düşünüyor musun hiç? Tartışmaların tek amacı karşımızdakine mesajımızı vermek, ona doğruyu göstermek midir? Karşı tarafı dinlediğimiz de onun inandığı masalı, iddia ettiği düşünceleri kabul e…

Keşke...

Silme şansın olsaydı, kaç kere silip yeniden başlardın hayata?
Kaç tane görmek bile istemediğin sen saklıyorsun hala içinde?
Değiştiremeyeceğini bile bile, neleri biriktiriyorsun yıllardır özenle?
Acaba hangi arzuların, gerçekleşmeyen birer hayal olarak hapis kaldı beyninde?
Sahibine teslim edilememiş hangi sevgilerin duruyor hala kalbinde?
Yeniden o an’a dönebilsen acaba kaç yol ayırımda seçerdin ki daha önce seçtiğin yolları yine?
“Keşke” değil mi?
“Keşke?”
Hadi…
Çekinme söyle.
O alışıldık, o bildik, kalıplaşmış cümleyle.
Başla geçmişe ait cümlene “keşke” ile.
Ya da…
Vazgeç artık.
Sana sadece acı veren bu alışkanlığından.
Ezbere bildiğin ama yıllardır seni hiç bir yere ulaştırmayan o ana caddeleri herkesle birlikte arşınlamaktan. Henüz deneyimlemediğin mutluluklar yerine bildik, tanıdık acılara katlanmaktan
Kurtul artık.
Bu anlaşılmaz bağımlılığından.
İstifa et, pişmanlıklarla dolu, mutsuz ruhlar klübünün üyesi olmaktan.

Hadi.
Bir kez daha düşün.
Onların sana kazandırdıklarını far…

Ya rüyada ölürsün yada bir sabah rüyadan uyanırsın.

Resim
Doğarsın,
Adına hayat denilen tek yön yolda sen de yürümeye başlarsın.
İstesen de, istemesen de artık bir daha duramazsın.
Yürürsün daima ileriye.
Yürürsün, büyürsün.
Yürürsün, farkına varırsın.
Doğduğun gün dahil olduğun inanç sistemi hiç durmadan fısıldar durur kulağına, kim olman, nasıl yaşaman gerektiğini.
Bir süre sonra her tarafta çalmakta olan o klasik mutsuzluk yüklü ezgiyi sen de ezberlemeye başlarsın.
Kabul edersin sen de sonunda, diğerleri gibi bir kurbansın.
Sen de herkes gibi kaderi suçlamaya başlarsın.

Ama bir sabah uyanırsın herşey değişiktir ve gerçeklik ateşi sarar senin de içini.
Merak edersin.
Ararsın.
Ama nereye bakarsan bak "sen" den başka bir gerçek bulamazsın.
İnatla beyninin her köşesine bakarsın, bir yerlerde çok daha fazlasını, daha farklı bir şey bulacağını umarsın.
Ruhunun gizli sırrını açığa çıkartacak ve gölgeni aydınlatacak başka bir gerçek...
Ama ne yaparsan yap “sen”den başka bir gerçek bulamazsın.
Ya bu gerçekle yüzleşir, düşüncelerinle hay…

Sorularım var...

Resim
Sorularım var zihnimde cevabını veremediğim.
Yıllar sonra bir ben daha keşfediyorum içimde, yine ben olduğunu bildiğim.
Bir türlü karar veremiyorum.
Yıllardır tanıdığım ben’e mi, yoksa yıllardır gölgemde yaşayan ben’e mi güveneyim.
Bilemiyorum.
Hangisi daha gerçek.
Hangisi daha BENİM.

01 Mart 2009
Haşim Arıkan

Fotograf: Defiance

Her kapının ardında aşk vardı...

Posta görevlisi elindeki küçük paketle apartmanın önüne geldiğinde hala söylenmeye devam ediyordu. “Ben böyle şansın ta içine tüküreyim. Sanki damlayacak başka yer yokmuş gibi gitmiş tam da daire numarasının üzerine damlamış hain.” Yeni takılmış olduğu için, hiç birinin üzerinde isim yazmayan kapı zillerini görünce daha da öfkelendi. “Geldi mi zaten nedense bütün aksilikler hep üst üste gelir. Tam da gününü bulmuşlar kapı zillerini değiştirecek.” Okuyamayacağını bile bile elindeki paketin üzerindeki kapı numarasına bir daha baktı ama mürekkepli kalemle yazılmış olan yazı tamamen dağılmıştı. Artık tek bir seçeneği vardı, katları dolaşıp, tek tek kapı zillerine bakarak paketin sahibine ulaşmak. İçindeki suçluluk duygusu ile yavaş yavaş birinci katın merdivenlerini tırmanmaya başladı.

Merdivenleri ağır ağır çıkan ayak sesleri tam kapının önünde durunca yataktan yavaşça doğruldu genç kadın. “ Ne olur sakın kapıyı çalma, şu an hiç misafir ağırlayacak durumda değilim.” Duvardaki saate baktı.…