Kayıtlar

Ocak, 2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hadi gel bugün seninle...

Resim
Hadi gel, kanıksanmış dünyanın, heyecansız insanı olmayı bir kenara bırakalım bugün seninle.
Hep aynı şeyleri yapmaktan, hayatın tek düzeliğinden şikayet etmeyelim.
Mazeret değil, çözüm olalım bugün.
Elimizde hep var olan, ama kullanmadığımız o şansı kullanmayı seçelim.
Hayatımızı renklendirip, farklı bir şey yapmayı deneyelim.
Hayat bir keşif yolculuğu ise,
Yeni bir yol, yeni bir yer daha keşfedelim.
Olurda hiç bir şey yapamasak bile,
Evimize farklı bir yoldan yürüyelim,
Ya da yemeğimizi farklı bir yerde yiyelim.
Bu bile ayrı bir renk katmaz mı sence de günümüze?
Hadi gel, kanıksanmış dünyanın, heyecanını yitirmiş insanı olmayı red edelim bugün seninle.
Hayattan farklı bir keyif alalım, biraz heyecanlanalım,
Soluklanmak için yeni duraklar bulalım bugün kendimize.

27 Ocak 2009
Haşim Arıkan

Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum!

Resim
Bakıyorum ama görmüyorum. Dinliyorum ama duymuyorum.
Konuşuyorum ama anlatamıyorum. Düşünüyorum. Var mıyım? Yoksa. Yok muyum? Varsam kimim? Yoksam nerdeyim? Bir düş müyüm yoksa gerçek miyim?
Bilmiyorum.
Anlamaya çalıştığım bir bilinmezi yaşıyorum. Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum.
Bir yerlere mi koşuyorum.
Bir şeylerden mi kaçıyorum.
Koştukça nelerden uzaklaşıyorum.
Kaçtıkça nelere yaklaşıyorum.
Dünya mı beni yaratıyor.
Yoksa dünyayı düşüncelerimle ben mi yaratıyorum.
Sonuç muyum?
Yoksa sebep miyim?
Bilmiyorum.
Her gün biraz daha çözdüğümü sandığım bir denklemi yaşıyorum. Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum.

30 Eylül 2007 - 26 Ocak 2009 Haşim Arıkan
Fotograf: The Bourne Ultimatum

Hani değişiyorum diyorsun ya !

Resim
Hani değişiyorum diyorsun ya!
Söyler misin?
Neler hissediyorsun değişirken?
Mutlu musun?
Yoksa huzursuz mu?
Değiştikçe, bir daha eskisi gibi olamamak korkutuyor mu seni?
Özlüyor musun, önceki seni?
Yoksa yeni seni, daha mı çok seviyorsun?
Daha çok mu sen oluyorsun değiştikçe?
Yoksa her gün kendine biraz daha mı yabancılaşıyorsun?
İyileşiyor mu o kabuk tutmuş yaraların?
Yoksa bilmediğin yeni yaralar mı keşfediyorsun?
Hangi taraf daha çok büyüyor her geçen gün biraz daha içinde?
Keşfettiklerinle mi güçleniyorsun?
Gördüklerine mi öfkeleniyorsun?
Daha önce fark etmediğin neleri keşfediyorsun?
Bugüne kadar sımsıkı tuttuğun neleri artık serbest bırakabiliyorsun? Hangilerini affedebiliyor?Hangilerini sevgiyle uğurluyorsun?
Yoksa ardında bıraktığın, açmadığın, açamadığın kapılarda mı hala gözlerin?
Kapatmadığın, kapatamadığın eski kapıları mı kapatmaya çalışıyorsun?
Dökmediğin, dökemediğin göz yaşların için mi akıyor gözyaşların,
Yoksa yaşarken atmadığın kahkahaları şimdi mi atıyorsun?

Neler…

Figüran mısın, yoksa esas oğlan mı?

Beyoğlu İstiklal caddesinde tabelalardan yola dökülen ışıkların altında yürüyordu genç adam. Gecenin bu saatinde hava yeterince soğuktu onun için. Şu an da tek amacı vardı. O da bir an önce Odakule’nin arkasındaki kat otopark’a bıraktığı arabasına ulaşmak. Az önce ayrıldığı arkadaşının sorduğu o soru, beyninin içinde sürekli dönüp duruyordu. “ Bu dünyada kendine uygun gördüğün rol hangisi? Figüran mısın, yoksa esas oğlan mı?”

Böyle bir soruyu bu akşama kadar kendisine ne sormuş, ne de cevabı hakkında bilinçli olarak düşünmüştü. Ama şu an, kendini sorguluyor, doğru cevabı bulmaya çalışıyordu.

Bugüne kadar kendi doğrularını, kendi gerçeklerini, kendi üslubu ile yaratmayı gerçekten başarabilmiş miydi? Bunu gerçekleştirebilmek için kendini yeterince güçlendirebilmiş yada yeterince güçlü hissedebilmiş miydi? Düşündükleri için kendini yeterli görebilmiş miydi? Dışarıdan gelecek motivasyonlara, onaylamalara ihtiyaç duymadan kendi kendini buna motive edebilmiş miydi? Hepsinin sonucunda da, kend…

Mutlu muyuz, yoksa bizde mi ..

Mutluluk!
Onun hakkında ne çok konuşuyoruz değil mi?
Etrafımızdakilere yol göstermek, yardım edebilmek için ne çok şey anlatıyoruz mutluluk üzerine.
Peki “biz”?
Başkalarına yardım etmek için yol gösteren, akıl veren “biz”!
“Biz” mutlu muyuz?
Yürekten kopuk gelen, dürüst bir “evet” mi, cevabımız.
Neden o zaman anlatmaya çalışmak yerine, mutlu olduğumuzu açıkca onlara göstermiyoruz?
Mutlu olmayı bizim başardığımızı onlara göstererek, onları da başarabilmeleri için heveslendirmiyoruz?
Neden mutluluğun gerçekten mümkün olabileceğini onlara hissettirerek, onları da kendi mutlulukları için cesaretlendirmiyoruz?
Onların esas ihtiyaçları olan şey bu değil mi?

Yoksa aslında, biz de mi...?

24 Ocak 2009
Haşim Arıkan

Neden bütün bunlar, Yoksa ben defolu mu üretildim?

“Görgü, ahlak, örf, adet, töre, kanun” ne hissettiriyor size bütün bu kelimeler?
Bu kadar çok kural, gerçekten gerekli mi “iyi bir insan” olabilmek için?
Bu kadar çok kurala uymam gerekirken, sizce ben gerçek ben olabilir miyim?
Hem bu kuralların hepsine uyup hem de kendi tercihlerimi, sevdiklerimi, hissettiklerimi, istediklerimi, düşüncelerimi yaşayabilir miyim?

Sürekli kulağımıza fısıldanan o moda düşünceler beni ikna edemezken, kollektif beyin yerine, bireysel beynimi kullanmakta inatla ısrar ederken, bir takım etiketler altında üretilmiş hazır doğrular yerine, kendi hislerime, kendi doğrularıma inanırken, benden once oluşturulmuş düşüncelerin son noktasında durmayı red ederken, hayatı içinden geldiği gibi, kaynağı sadece ben olan duygularla yaşamaya çalışırken, sizce ben "iyi bir insan" olabilir miyim?
"İyi ve örnek bir insan" olabilmek için;
Bütün bu kurallara uymayı seçip, dürüst olmaktan ve kendi doğrularımı aramaktan vaz mı geçmeliyim? Kendimi bu kuralların içind…

Dejavu!

Tavan arasındaki gizemli odanın kapısını yavaşça aralayıp, sessizce içeriye süzülüyorum. Kapıyı usulca kapatıp, sırtımı kapıya dayıyor ve etrafı sessizce kolaçan ediyorum. Rahatlayınca da sakin bir şekilde incelemeye başlıyorum odayı . Entresan hisler uyandırıyor insanın içinde. Dışarıdan insana kendini küçükmüş gibi hissettiriyor ama içine girince düşündüğünden çok daha büyük olduğunu fark ediyor insan. Her tarafta bır yığın çekmece var, bir bankanın kiralık kasalar bölümü sanki. Birden içimi garip bir his kaplıyor. Ürperiyorum. Sanki bu odayı ben hatırlıyorum! Yok, yok kesinlikle ben bu odayı tanıyorum. Sanki bu odaya daha önce de bir çok kez girdim ben. Ama, ne zaman, niçin, neden, kaç kere yaptım bunu tuhaf bir şekilde hatırlayamıyorum.

Çekmecelere doğru yürüyorum. Karşımdaki en temiz çekmeceyi yavaşça çekiyorum. Hiç zorlanmadan açılıyor. Yağ gibi kayıyor sanki kenar raylarının üzerinde. Açılması ile birlikte gözlerimin önünde harika bir görüntü canlanıyor. İzlerken yüzümü mutluluk…

Ben sana ne istiyorsan onu verdim!

Resim
Genç kadın tam kapıdan dışarı çıkmak üzereyken durdu. Döndü ve arkasından ona bakmakta olan genç adama buruk bir ifadeyle baktı.
“Farkında mısın, bilmiyorum?” dedi. “Benden aynan olmamı sen istedin. Aslında çokta yalnız değilsin bu konuda! Bugünler de kim çevresinde aynadan başka bir şey istiyor ki? Herkesin tek isteği karşısındakinin kendisine, kendisini yansıtması. O da, başkalarını, başkalarına yansıtırken. Yansımaların yansımaları. Yankıların yankıları. Ne bir başı var, ne bir sonu. Ne de bir amacı. Kabul etmelisin ki, ben sana ne istiyorsan onu verdim. Sen neysen, ben de o oldum. Tam benden istediğin gibi. Ama şimdi...! ”

Boğazında oluşan düğüm, ona sözlerini bitirmesi için izin vermedi. Kendini kapının dışına atıp kapıyı çekti. Merdivenleri koşar adımlarla inip, sokaktaki kalabalığın içine karıştı. Kalabalık onu nereye sürüklediyse, karşı koymaksızın o tarafa doğru yürüdü, bir süre. Kalabalıklardan kurtulduğunda ise yeni yağmaya başlayan yağmurun onu nasıl da rahatlattığını hisset…

Tamamen özgürsün artık!

Resim
Susuyordu... Susuyor ve son dönemde yaşadıklarını düşünüyordu. O susunca da, her zaman olduğu gibi içindeki ses bu fırsatı değerlendirip konuşmaya başlıyordu. “Daha ne istiyorsun ki?” dedi. “Ne güzel işte! Tamamen özgürsün artık. Bundan sonra ne yetişmen gereken bir şey, ne de hesap vermen gereken biri var. Hem ne biliyorsun ki belki de, daha mutludur masalının bundan sonrası.” Onun bu alaycı, bu sözlerinin ardından yüzünde acıyla karışık yarım bir gülümseme belirdi. Tam o anda da geçmişten gelen bir cümle beynine bir hancer gibi saplanıverdi. “Birlikte olmamızı gerçekten çok istiyorsan,önce beynindeki bazı peşin hükümleri yıkman gerekiyor. Yoksa bir gün onlar bizim ilişkimizi yıkacak.”

Geçmiş ve yaşanmış deneyimler, geçmişten üzerine yapışan, bir türlü kopamadığın duygular, korkular, öfkeler, endişeler, meraklar, şüpheler ... , en sonunda ise yıkılıp giden ilişkiler.
İçindeki ses tekrar konuşmaya başlayarak onu bu düşüncelerinden tekrar kopardı. “ Senin sorunun ne biliyor musun?” de…

Yeter artık dayanamıyorum. Yeter… Yeter… Yeter…

Namlusu çekilmiş silah elinde, işaret parmağı ise tetikteydi, tir, tir titriyor ve yalvarıyordu. “Ne olur bırak beni. Yeter artık dayanamıyorum…. Yeter…. Yeter…. Yeter…….” Sinirleri tamamen boşalmış, her yeter de, sesi biraz daha titriyor, biraz daha kısılıyordu. Sonunda gözyaşları pınarlarından taşıp yanaklarından aşağıya doğru süzülmeye başladı. “Ne olur” dedi. ” Ne olur rahat bırak beni. Sus artık. Konuşma! Bana hiç bir şey söyleme. Tahammül edemiyorum ben sana! Seninle birlikte yaşamaya. Ne zaman heyecanla yeni bir şeyler yapmayı hayal etsem, onları gerçekleştirmek için harekete geçmek istesem, hemen sözlerinle bana kendimi bu istediğimi gerçekleştirebilmek için güçsüz ve yetersizmişim gibi hissettiriyorsun. Her seferinde beni sabote edip, bütün heyecanımı, isteğimi, inancımı yok ediyorsun. Hele beni pes ettirdikten sonra, karşıma geçip “Ben sana dememiş miydim!” diyerek kendini haklı çıkarman yok mu? Dayanamıyorum artık. Ne olur bırak, terket beni. Ne olur… Ne olur… Ne olur…”

Kend…

Bugün !

Bugün çağırmayın beni ne olur.
Bugün biraz kendimle başbaşa kalasım var.
Bugün başımı göğsüme yaslayıp, saçlarımı şefkatle okşayasım, kendime sımsıkı sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlayasım var.

Bugün ilgilenmeyin benimle ne olur.
Bugün kalabalıkların içinde yapayalnız kalasım var.
Bana bakan gözleri hissederken, başımı önüme eğesim, elimi omzuma atıp, kendimi sakin bir yerlere kaçırasım var.
Bugün kalender gözükmeyip, kendimle dertleşesim, anlatacaklarımı sonuna kadar sabırla, sessizce dinleyesim var.

Bugün hiç bir şey sormayın bana ne olur.
Bugün sesli sözcüklere izin verip, suskunluğumla başbaşa kalasım var.
Boşluklara bakıp, uzaklara dalıp gidesim, hüzün denizim de boğulasım var.
Bugün siyahlara bürünüp gözlerimden yağan yağmurda sırılsıklam ıslanasım,
Yağmurun ardından bir gökkuşağı gibi rengarenk doğasım var.

13 Ağustos 2007
Haşim Arıkan

İnsan sevilmek için, içindeki benden bile vazgeçebilir miydi?

Araba ile eve doğru seyrederken bir yandan da gün içinde yaşadıklarını düşünüyordu. Ansızın aklına geldi. “Sahi neden?” dedi. “Neden hayat inatla onları karşıma çıkarıyor? Neden böyle davranıyor bu insanlar? Hayat acaba bana bir şeyler mi anlatmaya çalışıyor?” Bu soruları kendine yöneltmesiyle birlikte, her zaman olduğu gibi, bildik tanıdık kelimeler çoktan bir sürü cümle oluşturmaya başlamıştı zihninde.

Bir insan;
Neden, sürekli karşısındaki insanın duyduğunda hoşuna gideceğine inandığı sözleri söylemek için çaba sarf ederdi?
Kendi özgür düşüncelerini, yüreğinde hissettiklerini cümlelere dönüştürmekten nasıl vazgeçebilirdi?
Böyle davranmak onu gerçekten mutlu edebilir miydi?
Doğal hislerini, düşüncelerini yansıtmayan sahte cümlelerle, karşısındakini kandırdığını ona doğal göründüğünü nasıl düşünebilirdi?
Yoksa bu davranış şekli, aslında sevgi açlığının bir belirtisi miydi?
Bu şekilde davrandığında daha çok sevileceğine inanıp, karşısındaki insanlardan daha mı çok sevgi beklerdi?
Peki karşıs…

Yüzde kaç kendinizsiniz siz?

Benim diye etrafınıza gösterdikleriniz yüzde kaçınız sizin?
Bir türlü cesaret edipte gösteremediğiniz daha yüzde kaç var geride?
Sahi yüzde kaç kendinizsiniz siz?

Düşündünüz mü hiç?
Yüzeyüz kendiniz olamadığınız için, acaba;
Yüzde kaç mutlusunuz?
Yüzde kaç aşıksınız?
Yüzde kaç annesiniz, babasınız, dostsunuz, sevgilisiniz?
Yüzde kaç gerçeksiniz?

Hayal ettiniz mi hiç, yüzdeyüz kendiniz olabilmeyi?
Cesaret edip deneyemediniz mi, tüm çıplaklığınızla ortaya çıkıp, ben buyum işte diyebilmeyi?
Peki sizi hiç rahatsız etmiyor mu, üstünü örtüp, unutmaya çalıştığınız, yok saydığınız o duygular?
Kurtulmak için hiç bir istek duymuyor musunuz, yıllardır ruhunuza yerleştirdiğiniz sizi kısıtlayan o sınırlardan, kurallardan, yargılardan?

Neden çekiniyorsunuz yüzdeyüz kendiniz olarak yaşamaktan?
Reddedilmek, yeterince iyi olamamak mı korkutuyor sizi?
Yüzdeyüz kendiniz olarak yaşama riskini mi göze alamıyorsunuz?
Cesaretiniz mi yok, sizi teslim alan alışkanlıklarınıza, bağımlılıklarınıza meydan okumaya?
Gerçek olduğuna…

Kim inandırdı seni içeride kilitli kaldığına?

Hadi söyle bana?
Konu; sen ve inandıklarınsa!
Neden? “Yapamam”, “Mümkün değil”
Ne olur anlat bana.
Kim dikti bu aşılamaz duvarları senin etrafına?
Kim ikna etti seni, bu cesaretsizlik gettosunda yaşamaya?
Bulunduğun yerin anahtarı bile yokken, nasıl inandırdı seni içeride kilitli kaldığına?
İstesen de, inansan da, sebat etsen de, değişmeyi asla başaramayacağına?
Hadi söyle bana.
Kimin yaşamı var senin avuçlarında?
Kim var onun direksiyonun da?
Kim olduğunu, nasıl bir yaşamın olacağını sen belirlemiyor musun?
Yaşamının sınırlarını, kurallarını sen koymuyor musun?
Kendinle ilgili en son sözü sen söylemiyor musun?
Hadi o zaman söyle en son sözü, seç ama bilinçli olarak, birini.
Ya isteyip inandıklarını, ya da yapamamlarınla kendini mahkum ettiklerini.
Bir daha düşün, inançsızlığın ve cesaretsizliğin nedeniyle kendini mahrum ettiklerini.
Kandırma artık, hiç biri geçerli sebep olamayacak mazeretlerinle kendini.
Yüzleş yaptığın tercihin sana nasıl bir yaşam vereceğiyle.
Hadi itiraf et kendine dürüstçe, senin …

Neden affedilmeyi hak etmez ki?

Düşündünüz mü hiç?
Neden çevremize karşı bu kadar yargılayıcı ve tepkiseliz?
Gerçekten onların bize karşı olan davranışlarına, bize söyledikleri sözlere mi acaba bu tepkimiz?
Yoksa o davranışların, o sözlerin duygusal yaralarımıza, hassas bölgelerimize, incinmişliklerimize dokunması, canımızı yakmasına mı bu tepkimiz?

Neden duygusal yaralarımızla, incinmişliklerimizle yüzleşmek istemeyiz?
Neden onlar hakkındaki esas gerçeği bilmeyi, onu kabullenmeyi hep red ederiz?
Oysa kabulle, gerçekle yüzleşmekle, başlayıp, affetmekle son bulmaz mı bizim duygusal iyileşme sürecimiz?

Neden affedilmeyi hak etmez ki, bizim geçmişimiz?
Affetmek için tek başına bile yeterli değil midir kendimize olan sevgimiz?
Kendimizi yeterince sevemediğimiz için mi, geçmişi affetmeyerek, yaşadıklarımızın bedelini kendimize tekrar tekrar ödetiriz?

Yaşam bizden birşeyler almaya çalışırken neden ona teslim olmak yerine, onunla inatlaşmayı seçeriz?
Alıyormuş gibi görünse de, aslında hep bize kattığını, neden fark edemeyiz?
Onunla in…

Seni seviyorum…

Önce elindeki okuduğu kitabı kapatıp yanındaki sehpanın üzerine bıraktı genç adam. Ardından da başını koltuğa yasladı ve gözlerini kapatıp okuduğu kitabın zihninde cesur sorular oluşturmasına izin verdi. Biliyordu ki kendine sorduğu her cesur soru, onu merak ettiği cevaplara biraz daha yaklaştıracaktı. İlk soru zihninde anında belirmişti.

Sahi neden korkuyorum? Gerçekte kim olduğunu ifade ederek yaşamaktan? Neden kendimi sürekli yetersiz hissediyorum?
Neden yeteri kadar iyi bulmuyorum kendimi?
Neden mükemmel olamadığım için kendimi red etmeyi seçiyorum?
Neden sürekli suçluyor, kendimi affedemiyorum?
Kendimi neden olduğum gibi sevemiyorum?
Acaba ben hep mi böyleydim?
Yoksa sonradan mı bu hale geldim? Kimler beni bu hale getirdi? Kimler beni bu yola çıkardı? Kimler bugüne, bulunduğum bu noktaya taşıdı?

Nedenler, niçinler, nasıllar…
Artık bunların bir önemi var mıydı?
Şu anki gerçeği değiştirebilirler miydi?
Geçmişte bir yerlerde, birileri tarafından, bir şekilde, böyle düşünmesi gerektiğine, böyle …

Kimbilir belki bir gün... Bilmiyorum!

Bir gün bu yazdıklarımı senin yüzüne karşı da itiraf edebilir miyim bilmiyorum!
Kimbilir belki…
Belki...
Bir gün…
Bana bu aralar neler olduğunu pek bilemesem de, sana neler yaptığımı sanırım artık görebiliyorum.
Her zaman senden farklı, senden daha iyi olduğumu düşünerek hareket ettiğimi...
İçimdeki o karşı konulamaz her zaman en son sözü ben söylemeyeliyim, son noktayı hep ben koymalıyım arzusunu… Benimle tartıştığında nedense hemen öfkelenmeye başlıyorum.Senin fikrin olmaya hiç hakkın yokmuş gibi. En iyisini hep ben bilirmişim gibi. Senin için en son kararı hep ben vermeliymişim gibi…
Sana bunun aksini söylesem de her zaman ilk kendimi düşündüğümü de biliyorum. Seni sevmem bile sanırım bundan alacağım kişisel mutluluk için.
İsteklerimin seni nasıl etkilediğini hiç düşünmeden onları senden istemeye inatla devam ediyorum.
Benimle uzlaşmaya çalışmanın seni yorduğunun da farkındayım, ama seni suçlamazsam, suçun bana kalacağından korkuyorum.
Sana sorduğum soruların, senin bana cevaplarının, bana s…

Dedim ya, ben bir insanım!

Düşünüyorum. Öfkeleniyorum..
Düşünüyorum. Seviniyorum.
Düşünüyorum. Korkuyorum.
Düşünüyorum. Mutluyum.

İnsanım!
Bu yüzden de doğal olarak sürekli düşünüyorum.
Deneyimlerimi ancak düşüncelerimle tanımladıktan sonra zihnime kaydedebiliyorum.
Duygularımı, hissettiklerimi ancak düşüncelerimle tanımlayabiliyorum.

İnsanım!
Unutuyorum.
Duygularımı düşüncelerimle benim yarattığımı.

Ve kendi yarattığı canavara yenik düşen, ama bunun farkında olmayan bir kahramanı oynuyorum.

Düşünüyorum.Nefret ediyorum.
Düşünüyorum.Acı çekiyorum.
Düşünüyorum.Endişeleniyorum.
Düşünüyorum.Pişman oluyorum.

Neyim ben?
Sebep miyim?
Sonuç muyum?
Bulamıyorum.

Nasıl olduğumu düşüncelerimle ben mi belirliyorum?
Düşüncelerim mi benim nasıl olduğumu belirliyor?

Kendimin kurbanı mıyım, yoksa celladı mı?
Çözemiyorum!

Vade yavaş yavaş dolarken, ben durmadan yürüyorum.
Düşüncelerimi ilham kaynağı olan bilincime hiç bakmadan, bilincimde sürekli biriken çözümlenmemiş, silinmemiş, incinmeler ve yara izleri ile yürüyorum.
Sorgulamadığım, değiştirmeye çalı…

Kolay mı sanıyorsun…!

Kolay mı sanıyorsun...?
Geçmişten ruhuna ve beynine saplanmış, zamanla sana kaynamış, seninle bir bütün haline gelmiş o kancalardan kurtulmayı denemek.
Seni her zaman süratle korkularına ulaştıran, şüphe ve endişelerine gülümseyerek sırt çevirebilmek.
Soğuk kanlı bir şekilde kabullendiğin korkularının, karşı konulamaz ızdıraplarından kolayca vazgeçebilmek.
Yıllardır biriktirdiğin, geçmişin o çok özel pişmanlıklarına bir kerede elveda diyebilmek.

Kolay mı sanıyorsun...?
Beynine sabit kalemle yazdığın, önyargılarını, sabit fikirlerini hiç bir iz kalmaksızın silebilmek.
Kendini içinde güvende hissediğin sınırları tamamen ortadan kaldırabilmek.
Düşlerinin yıllardır kırık kanatlarını iyileştirip, onlarla yeniden uçmaya cesaret edebilmek.
Beynindeki, kime ait bilemediğin onca parmak izini, fütursuzca temizleyebilmek.

Kolay mı sanıyorsun...?
Her tarafa dağılmış benliğini toplayıp yeniden birleştirmek. Onları tam ve bütün bir hale getirebilmek.
Onaylanmış düşünceler gettosundan, düşünce köleliğinden vazg…

Bir kadın, bir kadeh şarap ve…

Resim
Sessizliğin hüküm sürmekte olduğu bir ev.
Evin içinde kalabalık bir yalnızlık,
Her tarafta geçmiş zaman kırıkları,
Bir kadın,
Ve...
Özlenen ama bir türlü gelmeyen.

Kadının;
Yüreğinde yolun sonuna gelipte bir türlü veda edememenin sancısı.
Beyninde bildik harflerin ürettiği o anarşist kelimeler.
Avuçlarında tükenmiş eski bir hikaye.
Aklında hikayeye dair, artık hiç bir anlamı olmayan ihtimaller.

Üzgün değil.
Pişman hiç değil.
Yorgun mu?
Hala tam farkında değil.

Kendini sokaklara atıp yürümek istiyor.
Sokakların kalabalığa dalıp, yalnızlığın sıradanlığı içinde kaybolmak.
Adımları onu en son nereye götürse oraya kadar, yürümek, yürümek, yürümek…

Hayat;
Bu gece, onun için hazırladığı o özel zarflardan birini daha vererek, ona sürpriz yapmak istiyor.

Küçük bir cafe;
Kadın binalardan sokağa dökülen ışıkların altında oturduğu masada, sıcak şarabından bir yudum alıp başını kaldırdığında, gözleri daha önce hiç görmediği bir çift gözle buluşuyor.
O anda içini ısıtan şeyin içtiği şarap mı yoksa…
Bilemiyor.
Yüreğinde u…