Kayıtlar

2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

İçimde bir ses bağırıyor, bu boşluğun adı “hayal kırıklığı”....

Düşünüyorum...
Herşey ilk nerede ve ne zaman başladı!
Beni yürüdüğüm bu yola ilk kim çıkardı, ileriye doğru kimler taşıdı?
Kimler bana bugün söylediğim sözcüklerin suflelerini verdi?
Nelerin toplamıyım ben?
Hatırlayamadığım ama o toplama dahil neler var içimde?

Yorgunum biraz...
Sanırım yılların taşıdığı yorgunluk en sonunda beni de yakaladı.
Nedense zihnim hep aynı yıllarda dolanıyor.
Hep o aynı yorgun yüzle karşılaştığım yıllar!
Sanki o yılların arasında kalan yıllar bir ekspresin durmadan geçtiği ara istasyonlar.
Hızlı geçildiği için net olarak hatırlanmayanlar.

Susuyorum...
Bir yargılamanın sonuçlanmasını bekliyormuş gibi.
Sanki içimde bir şeyler yıkılıyor.
Yıkılan şeylerin yarattığı boşluğu hissediyorum.
O boşlukta acı kokan, yarı görüntü, yarı sözcük parçacıkları uçuşuyor.
İçimde bir ses bağırıyor, bu boşluğun adı “hayal kırıklığı” diye.
Bu kelimeyi duymak hoşuma gitmiyor.
Bence insan acının o ağır peçesini yıllar sonra kaldırabiliyorsa, mutluluğun yüzü ile karşılaşır.
Bağırıyorum ona, sessizce.
Asl…

Sözcükler, sen onların gerçekliğinin farkına varana kadar senin için çok az şey ifade eder…

Resim
Korkuyor musun?
İçinde hapsolduğun, hücre parmaklıkları olmayan, kapısında kilidi bulunmayan bu hapishaneden kaçıp kurtulmaktan.
Düşüncelerini değiştirdiğinde seçeneklerinin değişmesi mi korkutuyor seni?
Yoksa seçeneklerini değiştirdiğinde hayatının değişmesi mi!
Hiç birine tutunamadığın iki dünya arasında bir sarkaç gibi sürekli gidip gelmek mi sence en iyisi?
Bir içindeki dünyaya, bir dışarıdaki dünyaya...
Düşündün mü hiç?
İnsan sürekli geçmişin beyninde bıraktığı ayak izlerini takip ederek farklı bir geleceğe ulaşabilir mi?
Otomatikleşmiş, önceden kolaylıkla tahmin edilebilir duyguları ve düşünceleriyle "ben hayatı dolu dolu, dibine kadar yaşadım/yaşıyorum" diyebilir mi?
Söyler misin?
Her gün aynı duyguları tekrar, tekrar deneyimleyip, seçim yapma yetini her gün biraz daha yitirirken, arzuladığın şeylere ulaşabilir misin?
Bağımlılıkların yüzünden, bir türlü sona erdiremediğin ilişkilerle, isteyipte yapamadığın tercihlerle yaşamaya devam ederken "ben mutluyum" diyebilir mi…

Hayat dediğin şey, gerçekliğin olası zaman dilimleridir. Sen içlerinden birini seçene kadar…

Resim
Düşündün mü hiç?
Enerjini daha çok hangisi için harcıyorsun?
İstediklerini gerçekleştirebilmek için mi?
İstemediklerini kendinden uzak tutabilmek için mi?
Tatiller sence neden mutlu ediyor acaba seni?
Sana sürekli ertelediklerini, isteklerini gerçekleştirme şansı verdiği için mi?
Katlandıklarından, tolere ettiklerinden seni uzaklaştırdığı için mi?

Zaman zaman aklına takıldığı oluyor mu hiç?
Seni her sabah yatağından neyin uyandırdığı.
Nereye doğru gitmekte olduğun.
Bu hayatın ne için yaşandığı.

Sorguyor musun hiç kendi kendine?
Gerçeklerin neden senin hayallerine bir türlü uymadığını.
Yaşamının bir yerinde birşeylerin hiç değişip değişmediğini.
Görüşünü bulanıklaştıran anılarının hangileri olduğunu.

Ara sıra yoğun bir istek hissediyor musun içinde?
Bağımlılıkların müdahalesi olmadan, nefret olmadan, sınama olmadan, kalbini gerçek duyguların enerjisine açmak için.
Bedenini gerilimden arındırmak için.

Düşüncelerinin beyninde ateşlediği fırtınadan kendini kurtarıp;
Ha…

Gözlerinden akmakta olan yaşları silerken...

Resim
“İyi olmak için son şansım bu.” dedi gözlerinden akmakta olan yaşları silerken. ” O bugüne kadar kadar başıma gelmiş olan her şeyin tam tersi. Geçmişimi silebilmek için, her gün iyi biri olmaya çalışıyorum. Ama nasıl iyi ve yeni bir kişi olacağımı bilmiyorum. Yeni bir stil öğrenen dansçı gibi beynimi sürekli buna şartlandırıyorum. İyi biri olmalısın diyorum kendime. Bunu yapmalısın, bunu öğrenmek zorundasın...”

“Neden çıktın karşıma” dedi gözlerinden akmakta olan yaşları silerken. “Tam da artık bir daha olmayacak dediğim bir zamanda. Sanki benim için bir test gibi. Korkuyorum... Bir kez daha geriye doğru kaymak istemiyorum. Sen benimleyken kendini güvende hissetmek için beni kontrol etmek, benden daha fazlasını almak istedikçe ben kendimi bir kez daha tehdit altında hissediyorum. Herşeyi ardımda bırakıp kaçmak istiyorum. Korkuyorum...”

“Bence aşktan çok fazla şey bekliyoruz.” dedi gözlerinden akmakta olan yaşları silerken. “Birbirimizi seviyoruz ama sürekli birbirimizin en kötü yanlar…

Kendini özgür bıraktığında yapacak oldukların mı, yoksa sahip olduklarını kaybetmek mi daha çok korkutur seni?

Resim
Kimi zaman zor olanı seçmiştir içindeki söz dinlemeyen o yaramaz çocuk.
Onu elde edebilmek için, ne nefesler tüketir, ne diller dökersin.
Zaman akıp gider, sen onun hayaliyle oradan oraya sürüklenirsin.
Ona ne tam dokunabilir, ne de ondan vazgeçebilirsin.
Bir gün gelir, beynine gelip saplanır o hain kelime ile başlayan cümle.....

Bazen de yanıbaşındadır, ama onun senin için artık bir anlamı kalmamıştır.
Tükenmiştir aslında çoktan arzuların, ama seni mutlu edecek daha iyi bir seçeneğin olmadığını düşündüğün için bir türlü ondan vazgeçemezsin.
Güvende hissettirir sana kendini o yıllardır ezbere bildiklerin.
Öte yandan zaman zaman gelir saplanır beynine o hain kelime ile başlayan cümle.....

Gün olur belki biraz mahsun, belki de biraz mağrur, alırsın yüreğini yeniden koynuna, şimdiki zamana ait cümlelerinin eski efendisi birinci tekil şahısa dönersin.
Toplarsın yavaş yavaş etrafa saçılmış kullanım süresi bitmiş duygularını.
İçine tıkıştırdığın çöpe dönüşmüş duygularınla çıkarken, kapıyı ya sessizce …

Dünyanın kenarından sonsuza yuvarlandı.

Resim
Ömür tükendi.
Bebek yaşlandı.
Yeni hayallerde eskinin görüntüleri canlandı.
Yaşamın öyküsünü düşündü.
Bir kez daha düşüncelerinin ağına düştü. Üzüldü.
Ağ koptu.
Dünyanın kenarından sonsuza yuvarlandı.
Yuvarlanırken düş, gerçeğe dönüştü. Ben zannettiği bedeni ardında, dünyada kaldı.
Hayat adını verdiği düş'ün anlamını ancak o zaman kavradı.
O aslında düşlenemeyecek kadar sınırsız bir varlıktı.
Ama herkes gibi o da yaşadığı düş’ü düşünceleri ile sınırlamıştı.
Olabilecekken olamamışların farkına o an vardı.
18 Kasım 2009

Her gün yeniden yaşıyorum...

Resim
Zaman değişiyor.
Ben değişiyorum.
Değişerek acaba kendimi mi inkar ediyorum?
Yoksa kendime daha mı çok yaklaşıyorum?
Ben kimdim?
Kim oluyorum?

Hayat hızla akıp gidiyor.
Ufak dokunuşlarla şekilleniyor.
Hatırlayamadıklarım mı tamamen eriyip, özüme karışıp beni ben yapıyor?
Yoksa izlerini yıllarca üzerimde taşıdıklarımla mı daha fazla ben oluyorum?
Neleri unutmalıyım, neleri hatırlamalıyım bilemiyorum?

Günü geliyor, yollar kesişiyor.
O karşıma çıkıyor. Fark ediyorum, seviyorum, sahipleniyorum, bağlanıyorum.
Gerçekten sevdiğim için mi onu sahipleniyorum?
Yoksa özgür bırakabildiğimde mi onu gerçekten seviyorum?
Özgür bırakmayı mı öğrenmeliyim, sahipleniyorsam sevmemeli miyim bilemiyorum?

Bugün, dün oluyor. Günler yavaş yavaş tükeniyor.
Her yeni günde yeni ilişkiler hayat buluyor. Birlikte deneyimler yaşanıyor, yaşanan deneyimler tanımlanıyor, düşünceye dönüştürülüp zihinlerde depolanıyor.
Düşüncelerim mi duygularımı yaratıyor?
Yoksa duygularım mı düşüncelerimi doğuruyor?
Düşünmeli miyim, hissetmeli miyim bile…

Bazen kaybettiğinde kazanıyor insan...

Senden özür diliyorum.
Sana asla veremediğim şeyler için.
Hissettiklerinde sana katılamadığım, sana yaşattığım hayal kırıklıkları için.
Bize dair senin yarım cümlelerini hiç bir zaman tamamlamaya çalışmadığım için.
Korkaklığımı gizleyip, güçlüymüş gibi görünebilmek için, sana olan duygularımı bastırıp kendimi senden uzaklaştırdığım için.

İtiraf etmeliyim ki, senin beni tanıdığından daha fazla tanımıyordum ben de kendimi.

Sana teşekkür ediyorum.
Bana verdiğin bütün sevgin için.
Kim olduğumu, aşkın nasıl bir şey olduğunu bana yaşatarak gösterdiğin için.
Her zaman için beraber olmaktan gurur duyduğum biri olduğun için.
Sona eren bir ilişkinin ardından bile, içimde nefret duyguları uyandırmadan, sevmeye devam edebildiğim biri olduğun için.
Daha önce hiç hissetmemiş olduğum duyguları hissedebilme kapasitemi bana fark ettirdiğin için.
Bana, her zaman seveceğim, yüklediğim anlamları hiç bir zaman değiştirmek istemeyeceğim şeyler yaşattığın için.

Sana teşekkür ediyorum.
Bir ilişkinin sonunun da, ilişkinin …

Ancak o zaman...

Resim
“Kendini bilmelisin” diye yavaşça fısıldıyor kulağıma.
Bana, benim yakınlığımda.
Bunu duyunca bir sürü soru uçuşmaya başlıyor beynimde.
Kendim, yaşadıklarım ve hayat hakkında.

Bunu görünce,

“Zihnini çok fazla düşüncelerle meşgul edip, kendi özündeki koşullanmamış özgürlük ile bağını kopartmamalısın.”
Diyerek başlıyor sükunetle cümlelerini ardarda sıralamaya.

“Sen de sen olmayanları ayıklarak, zihnini yıllardır biriktirdiğin çöplerden kurtararak başlayabilirsin kendin için bir şeyler yapmaya.
Eğer, içinde daha derinlere ulaşmak, içindeki zenginliklerle tanışmak istiyorsan, kendin için daha fazla çaba harcamalısın.
Daha fazla sen olabilmek istiyorsan sorgulamalarına bütün zihninle, kalbinle, tüm varlığınla katılmalısın.
İçinde yaşadığın oluşturulmuş düzen tarafından derinden koşullandırılmış zihnini dağıtmalı, kendi özünün anlık koşullandırmalarını yaşamaya çalışmalısın.

Ancak o zaman tedavi edebilirsin yılların ve içinde yaşadığın düzenin sende oluşturduğu hasarları.
Ancak o zaman bulabilirsi…

Ve ben onları neden ve nasıl sevmediğimi hatırlamak istemiyorum.

Resim
Sohbetlerinin kolay kolay sona ermeyeceğini iyi bildikleri için, hepsi salondaki koltuklara -adeta- gömülmüş bir haldeydi. Bir yandan sigaralarını tüttürüp, bir yandan şaraplarını yudumlarken, uzunca bir aradan sonra yeniden birlikte olmanın coşkusuyla, saatlerdir durmaksızın konuşuyorlardı, -Cahit Sıtkı’ya göre yolun yarısını biraz geçmiş olan - dört genç kadın. Konu dönüp dolaşmış, bir süre sonra yine gelip geçmişe dayanmıştı çoğu zaman olduğu gibi...

“Düşündünüz mü hiç? Ne çok konuşuyoruz değil mi geçmiş hakkında? Bence bunun sebebi onu istesekte asla bozamıyor olmamız. Düşünüyorum da. Aslında onu değiştiremiyor olmamız çok daha iyi... Yıllar geçtikçe olgunlaşarak ona dönüp tekrar bakabilmek... Kendini kandırmadan... Hiç bir şey ummadan... Sadece... Evet sadece bakabilmek... Bence güzel olan, bizi sürekli geçmişe çeken şey kesinlikle bu...”

“Ben sana pek katılmıyorum bu konuda. Bence insan geçmişine dönüp baktığında çoğunlukla hatalarına takılıyor. Yapmış olduğu hataların bedelini de…

Bu aralar...

Resim
Biraz dalgınım bu aralar.
Sabahları ayna da kendimi bile fark edemiyorum.
Ona, onu sevdiğimi söyleyemiyorum.
Bu aralar nedense hep kapatılmamış kapılara takılıyorum.

Biraz huzursuzum bu aralar.
Kendimle uğraşıp duruyorum.
Tutamadığım sözlere, yaşayamadığım hayallere, açmadığım kapılara kızıyorum.
Bu aralar nedense kendime, kendimi bir türlü beğendiremiyorum.

Biraz hüzünlüyüm bu aralar.
İçimdeki o azaltamadığım acıları, iyileştiremediğim yaraları, dökemediğim gözyaşlarını hissediyorum.
Olabilecekken olamamışları takılıp kalıyorum.

Unuttuğumu sandığım ne çok şey hatırlıyorum bu aralar.
Sanki elimde bir terazi, onları tek tek elden geçiriyorum.
Terazinin bir kefesine istediklerimi, hayallerimi,
Diğer kefesine kabullendiklerimi koyuyorum.
En sonunda hangisi ağır basacak ben de bilmiyorum.

04 Kasım 2009


Bildiğin düşüncelerle düşünmemelisin onu...

Resim
“Görmeyeli ne kadar değişmişsin.” diyor. “Sanki gençleşmiş, güzelleşmişsin. Bakışlarına farklı bir pırıltı gelmiş.”

“Evet. Değiştim, değişiyorum, değişeceğim.” diyor ardından da keyifli bir kahkaha patlatıyor ve arkadaşına heyecanla anlatmaya başlıyor. “Hayat inanılmaz hızla akıp giderken artık eskisi gibi bir kenarda durup onu seyretmiyorum. İnsan hayata karıştığında da ister istemez, daha fazla şey fark ediyor, düşünüyor, sorguluyor ve en nihayetinde de değişiyor.

Eskiden hep, hayatımın kalıcı olması için mücadele ederdim. Sevdiğim şeylerin kalıcı olması, sevmediklerimin ise kısa süreli olması için. Mazeretlerim vardı bu düşüncemi haklı çıkartacak. Hatta sürekli yenilerdim bu mazaretlerimi. Ama bir gün fark ettim ki aslında hayatta hiç biri kalıcı değil, herşey bir süre sonra akıp gidiyor insanın üzerinden.

Artık hayatı çok daha duyusal yaşamaya çalışıyorum. Artık onun sesini duyabiliyorum. Neşesini, canlılığını hissedebiliyorum. Sanki gün geçtikçe daha derinlerine iniyorum. Şimdilerde…

Hiç düşündün mü, acaba onlarla yüzleştiğinde neler mümkün olacak?

Zaman zaman düşündüğün olur mu hiç?
Hayatında, başka insanların görmesini istemediğin için sakladıklarını?
Peki en çok hangi yalanları söylersin onları saklamak için kendine yada başkalarına?
Yoksa hiç düşünmez misin onları?
Karanlık tarafında gizlediklerini yok farz edenlerden misin yoksa sen de?
Onları sürekli bastırmaya çalışanlardan... Kontrolünü kaybettiğin anlarda ortaya saçıldıklarında, ortalığı nasıl toparlayacağını şaşıranlardan!
Kolay değil, değil mi insanın ruhunda -ona doğduğu günden itibaren öğretilenlere göre- kabul edilemez olduğunu düşündüğü şeylerle yüzleşmesi? Can yakıcı, utanç verici ve uygunsuz bulduğu duygu ve dürtüleri sahiplenebilmesi.
En zoruda sanırım, onlar hiç olmamış gibi davranarak, için öfkeyle kavrulurken hiç bir şey yapamamak.

Sence nereye kadar sürebilir ki bu garip oyun?
İnsan, nefret ettiği şeyler sanki onda hiç yokmuş gibi davranarak nereye kadar kaçabilir kendi hakkındaki esas gerçekle yüzleşmekten?
Neden böylesine zor gelir insana, kendinden utanmamak, kend…

Sanki bir yere yaklaşır gibi göğsü artan bir heyecanla kalkıp iniyordu.

Nutuk’un kaleme alındığı günlerde Atatürk sofrada imkan buldukça okurdu onu etrafındakilere, okuduğu yerlerde zaman zaman heyecanlanır, coşardı. Tabii hepsini tek başına sonuna kadar okumasına imkan yoktu. Birkaç gün sonra Kâtib-i Umumi’sine, köşk mensuplarına ve yakınlarına okutuyordu. Günlerce sürdü bu okuma. Sonuna doğru gelirken Kâtib-i Umumi’sine “Ver buraları ben okuyacağım” dedi. Sanki bir yere yaklaşır gibi göğsü artan bir heyecanla kalkıp iniyordu. O nereye geleceğini biliyordu. Sofrada olanlar adeta soluk almıyor, O’nun o görülesi halini heyecanla izliyordu. Bir anda sesi değişti, yüzü kıpkırmızı oldu. Coşkulu ama şiirsel bir ifade ile bağırarak, “Ey Türk Gençliği Birinci Vazifen” diye başlaması ile gözlerinin dolması ve yaşların damla damla süzülmesi bir oldu. Bir yandan o vakur sesiyle okuyor, bir yandan da ağlıyordu. Tabii oradakilerin hepsi de, hepimiz de ağlamaya başladık.

Sen Türk Milleti için ne büyük bir şanstın Atam. Sen herşeyinle, çok, çok farklıydın. Seni unutabil…

Bugün yalan söyle bana, inan çok ihtiyacım var buna…

Bugün sebepsizce gelip yanına, sana sokulduğumda.
O an içinden gelmese de sımsıkı sarıl bana.
Bugün çok ihtiyacım var kollarının beni sarmasına, parmaklarının bana dokunmasına.
Sanki senin bir parçanmışım gibi yaşamaya.

Bugün gözlerine baktığımda, susma ne olur bir şeyler söyle bana.
O an içinden gelmese de beni sevdiğini fısılda kulağıma.
Varsın yalan olsun.
Bugün çok ihtiyacım var bu yalanı senden duymaya.
Senin için değerliymişim gibi yaşamaya.

28 Ekim 2009 Haşim Arıkan
Bugün sabah işe gelirken otobüs durağında gördüğüm gözyaşlarını gizli gizli elindeki mendile silmekte olan bayana ithaf olunmuştur...

Onu sevmek o kadar kolaydı ki onun için...

Resim
Artık yaşlandığını düşündüğü, vücudunu tanıyamadığı dönemde çıkmıştı karşısına. Erkeklerin ona baktığında yada bakmadığında kendini tanıyamadığı, sanki kendini bir yerlerde unutmuş, bir türlü bulamadığı, bulsa da artık o bulduğu kişi olmak istemediği, kendine dair bir şeyler yapma ve hayattan keyif alma yeteneğini yitirdiği dönemde.

O dönem, kendini bir parçası olarak hissettiği şeylerden kopuş döneminin de başıydı aslında. Annelikten, evlatlıktan,……….


Perdenin o daracık aralığından sinsice içeri süzülen sabah güneşi, tam gözlerine hedef aldığında, güneşe hedef şaşırtmak için yavaşça yatağın sağ tarafına, ona doğru döndü. Sağ eli yine onun göğsünde yüzü koyun bir vaziyette keyifle uyuyordu yanında. Vücudunun küçücük bir noktası dahi olsa bir tarafının mutlaka ona dokunması gerekiyordu. Yoksa rahat bir uyku uyuyamıyordu. Alışmıştı onun bu huyuna. Hatta hoşuna bile gidiyordu bu huyu. Elini onu uyandırmamak için göğsünden yavaşça kaldırdı ve usul usul öptü.

O elin her seferinde vücudunda,…

Sonunda beni buldun!

Resim
Sonunda beni buldun işte!
Ne kadar zamandır “İnandığım Masalları” okuyorsun bilmiyorum?

Düşünüyorum...
Acaba okuduğun masallar, üzerlerinde düşünmek için sana bildiklerinden daha fazlasını verebildi mi?
Yoksa sana, senin bildiklerini tekrar etmekten öteye geçemedi mi?

Seninle karşılaşmamız hakkında hiç düşündün mü?
İnternette okunacak onca şey varken, bir blog okumak istemen ve onca blog arasından da gelipte “İnandığım Masalları” seçmen sence gerçekten basit bir tesadüf müydü?
Yoksa, yaşandığına göre seninle karşılaşmamız kaçınılmaz mıydı?

Kim bilir? O anlatılanlar doğruysa, belki de bu bedenlerimizi ruhlarımızın üzerine giymeden önce, bu karşılaşma için sözleşmiştik seninle, dünyaya inmeden önce olduğumuz yerde!
Eğer gerçekten böyleyse....
Acaba ne için anlaşmıştık seninle.
Birbirimize neyin farkına varması için yardım edecektik?

Peki hatırlıyor musun?
Seninle bugünkü hayatlarımızdan önce de, bir şekilde yaşamı hiç paylaşmış mıydık?
Düşünsek hatırlayabilir miyiz ki?
Bu masalı bize anlatanlara göre,…

Sorsam sana !

Resim
Hani o...

Seni bir an bile rahat bırakmayan,
Her saniye içinde biraz daha büyümekte olan,
Ancak kendi tatmini ile doyan,
Sana aynı anda kendinden başka hiç bir duyguyu hissetme şansı tanımayan,

O en güçlü, katıksız duyguyu, sorsam sana...

Tamamen senin içindeki köklerden beslenen,
Yüz yıllardır tekrarlanan cümlelerden alınma olmayan ifadelerle,
Daha önce hiç düşünmediğin bir şekilde,
Beyninde o anda oluşan dizinlerle,
İlk defa kullandığın sözcüklerle,

Anlatabilir misin onu bana?

08 Ekim 2009

Hiç bir kadın hayatta hüznü keşfedemeyecek kadar duygusuz olamazdı...

Resim
Vapur halatlarını toplayıp bağlı olduğu iskeleye veda ederken, başını okuduğu gazeteden kaldırdı ve camdan uzaklaşmakta oldukları iskeleye doğru baktı. Bir süre baktıktan sonra gözü ister istemez cam kenarında oturmakta olan genç kadına takıldı. Genç kadının –her ne kadar kendince gizlemeye çalışsa da- hüzünlü ve yorgun bir hali vardı. “Acaba kafasının içinden neler geçiyor şu an da” diye düşündü. “Acaba şu anda beyninin içinde yankılanmakta olan hangi sesi susturamıyor ne kadar uğraşsa da...” Ona göre hiç bir kadın hayatta hüznü keşfedemeyecek kadar duygusuz olamazdı...
Karşısına oturan genç adamın bir süredir ona yönelmiş olan bakışlarından rahatsız olmuştu genç kadın. Tükenmiş olan gücünün artakalan kırıntılarıyla, son bir hamlede bulunarak kendini iyice cama doğru çevirdi ve başını tamamen önüne eğdi. Ve sonunda dayanamayıp, o an sanki bir cenaze evindeymişcesine gözyaşlarının yanaklarından aşağıya doğru süzülmelerine izin verdi. Keşke o an da yanında acı çektiğini görmesi için iz…

İçimde bir garip filozof!

Resim
Düşünüyorum. “ Acaba beynimde barınan hangi düşünceler gerçekten benim düşüncelerim olabilir.” diye. "Acaba hangilerini gerçekten ben ürettim? Hangilerini geçmişten miras olarak devraldım?”

Her zaman yaptığı gibi yine ansızın ortaya çıkıp gülmeye başlıyor bana. “Onların hiçbiri senin düşüncen değil. ” diyor ve devam ediyor anlatmaya.
“Böyle bir şey söz konusu olamaz zaten. Düşünce dediğin şey çevrendeki insanların sana yaptıkları etkilerin toplamından başka bir şey değildir. Bu yüzden de hiç kimse yeni fikir üretemez. Herkes sosyal atmosfer içinde ancak çevresinden topladıklarını yansıtabilir çevresindekilere. Aslında düşünce denilen şey bir nevi hırsızlıktır. Toplumun malı olan fikirleri toplumdan çalıp, biriktirir sonra da yeni bir kurguyla sanki seninmiş gibi satmaya çalışırsın başkalarına.”
Her zaman yaptığımı yapıp, gülümseyerek ona sevgilerimi sunuyor ve susuyorum. Onun ne zaman içime kaçtığını, ne zamandan beri orada yaşadığını, onu nelerle besleyip, eğiterek! nasıl bu hale …

Kadere inanır mısın?

Resim
Kadere inanır mısın?
Peki ya eline bir fırsat daha geçse, kaderini değiştirilebileceğine?

Sana bir şans daha verseler, gerçekten kaderini değiştirebilir misin?
Sence yapmış olduğun seçimleri değiştirdiğinde, kaderinle birlikte duygu doğan da değişir mi?
O zaman acı çekmeden, öfkelenmeden, üzülmeden, korkmadan yaşayabilir misin?

Yapacağın farklı seçimler, belki seni, farklı insanlara, farklı mekanlara, farklı ilişkilere, şu ankinden daha farklı bir yaşama götürür.
Ama kaderini değiştirmekle, beynindeki düşüncelerin sana yaşattığı duyguları asla değiştiremezsin.

Kimbilir belki bir gün sen de topu hep kadere atmaktan, sürekli onunla uğraşmaktan vazgeçersin.
Hayatında neler olacağına müdahale etme arzundan vazgeçip, hayatının nasıl olduğuna karar vermeyi tercih edersin.
Düşüncelerin mi, yaşadıklarının bir sonucu, yoksa şimdini, yarınını, dününü, duygularını düşüncelerinle sen mi yaratıyorsun fark edersin...
Sen, yaşadıklarının sonucu musun, yoksa onların sebebi misin gerçeği kendi gözlerinle görebi…

Öteki sen!

Senin de kuralların var değil mi? Senin de beyninde, kendine dair oluşturduğun imajlar... Nasıl olman, nasıl yaşaman, nasıl davranman gerektiğine dair.

Peki ya sen!
Hani o, yalnız olduğun zamanlarda, kendini rahat hissettiğin ortamlarda, ortaya çıkmasına izin verdiğin öteki sen! O, ne düşünüyor bu konuda? Acaba hangi ipuçlarını yolluyor sana? Onu belki bir gün anlarsın umuduyla! Hadi..., kapat gözlerini hissetmeye çalış yaşadığın o anları bir kez daha.

Hatırla… Kendine, öteki sen olmak için izin verdiğin o anlardan aldığın hazzı. O anlarda içinde kabaran o coşkun enerji ile yaşadıklarını ve yaşattıklarını. Özgürce attığın o keyif dolu kahkahaları.Tüm farkındalığın sadece yaşadığın anda olduğu için; o anlarındaki dokunuşlardan aldığın o yoğun hazzı, o anlarındaki keyifli bakışlarda gördüğün o ışıltıları, o anlarda duyguların nasıl kuralsız ve imajsız içinden taşıp, ortalıkta keyifle dolaştığını.

Hayatını her zaman öteki sen olarak yaşayamamana sebep, o içindeki korkular değil mi?

Sana enge…

En sonunda sakinleşip ruhunu yavaş, yavaş soymaya başladığında...

İnsanın ileride sahip olacağı herşeyin aslında içinde hep var olduğunu hissedememesi ne tuhaf değil mi? Yeni doğan bir çocuğun - bir yaşlıyı, günahların - bağışlanmayı, kötünün – iyiyi, doğumun - ölümü içinde taşıması gibi. Kimbilir, belki de böylesi en iyisi...

Biliyor musun? Senin, kendini benim gözlerimle görebilmeni o kadar çok isterdim ki...

Senin sahip olmadığını düşündüklerine sahip olan, senin isteyipte yapamadıklarını yapan kişilerden, daha kötü olmadığını, senin başkalarından daha az olamayacağın gibi, başkalarının da senden daha iyi olmayacağını anlayabilmeni. Korkuların yüzünden arzularını, duygularını sürekli içine hapsetmek yerine onları serbest bırakıp, onların bir nehir gibi üzerinden akıp gitmelerine izin verebilmeni. Yaşadıkların içinden hızla boşalırken, yenilerinin de aynı hızla içini doldurduğunu keyifle hissedebilmeni...

Herkes gibi kendini hayatın akışına kaptırıp, sadece hayatta kalmaya çalışmak yerine hayatı gerçekten yaşamak istemeni çok isterdim. Kendini herşey…

Gözlerin kapalıyken bunu nasıl görebiliyorsun?

Resim
Gözlerini gülümseyerek kapattı ve parmaklarını yavaş yavaş onun yüzünde dolaştırmaya başladı, yüzündeki o içten gelen, istese de önleyemeyeceği kocaman sevgi ifadesiyle.
“Biliyor musun?” dedi. “Çok güzel ve özel bir yüzün var senin.”

Gözlerin kapalıyken bunu nasıl görebiliyorsun.” diye sordu annesine, meraklı bakışlarını yönelterek.

“Bunu parmaklarımla hissedebiliyorum." diye cevap verdi annesi ona. Çok kısa bir süre sustuktan sonra, bu sefer o yöneltti sorusunu küçük kızına. "Sence parmaklarımla bunu hissedemeseydim, onlar yine benim parmaklarım olur muydu?”

Olurdu tabi ki.

“Peki gözlerim seni güzelliğini görmese, kulaklarım senin o güzel sesini duymasa, yine göz, kulak olurlar mıydı?”

Tabi ki olurlardı ama, o zaman hiç bir işe yaramazlardı.

“Çok doğru. O zaman hiç bir işe yaramazlardı... Çünkü bir amaçları olmazdı onların o zaman. Aynı vücudumuzun, ruhumuz olmadığında olacağı gibi.

Vücudumuz bize ne olduğumuzu, ruhumuz ise kim olduğumuzu gösterir. Ruhumuz bizim var olmamızı,…

Keşke bugün...

Resim
Keşke gün, bugün biraz daha sakin başlayabilseydi.
İçinde hiç bir direnç baş veremese, her şey uyum içinde, tam ve bütün olabilseydi.
Nedenlere, niçinlere, nasıllara bulaşamasaydı beynim.
Olması gereken-olan, arzulanan-katlanılan gibi ikilemlere kafa yoramasaydı.

Keşke bugün... Sadece hayatın sesi çalınsaydı kulağıma.
Sadece hayatın coşkusu karışsaydı ruhuma.
Sadece hayatın içinden gelen hareketler yansısaydı gözlerime.

Vapurun arka tarafında köpüren denizin sesine, hırçınlığımın yerine martıların sesleri eşlik edebilseydi.
Sokakta oynayan çocukların neşesi, yanlarından geçerken içimdeki öfkeyi yok edebilseydi.
Güneşin sıcaklığı içimdeki pişmanlığı eritip, yüreğimi ısıtabilseydi.

Keşke bir sürpriz yapabilseydi bugün hayat bana.
Bana hiç fikrimi sormadan, beni alıp kendi istediği bambaşka yerlere götürebilseydi.
Bütünün sadece küçücük bir parçası olduğumu bana hissettirebilseydi.
Ruhum onun bana verdiklerini sukünetle kabul edebilseydi.
Gün, bugün, başlayabilseydi gibi sakince sona erebilseydi.

Keşke…

Kime hangi rolün verildiğini, kim tahmin edebilir?

Resim
Neden bu kadar mutsuzum?
Yada mutluyum da, mutluluğumun mu bir türlü farkına varamıyorum?
Nedir ki mutluluk denilen şey?
Bir duygu mu?
Yoksa bir düşünce şekli mi?

Bir insan olarak en çok hatayı acaba nerede yapıyorum?
Kendimle gerçek iletişime geçmekte neden bu kadar çok zorlanıyorum?
Neden merak ettiğim soruların cevabını bir türlü kendime soramıyorum?
Neden bu kadar çok kaçıyorum ki kendimden?

Sürekli karşılaştırıyorum herşeyi.
Sürekli yargılıyorum.
Kendimi sanki bir yarışın içindeymişim gibi hissediyorum.
Bağımlıyım hep birilerine, bir şeylere?

Onları benden farklı yapan ne?
Neden kendimden çok, başkalarını önemsiyor, onların düşüncelerine değer veriyorum?

Hepimiz içine sıkıştığımız bu bedenlerde kendi hikayemizi yaratmaya çalışmıyor muyuz?
Hepimiz farklı bedenlerin içinde olsakta hep aynı mücadeleyi vermiyor muyuz?
Hepimizin amacı, mutlu bir hayat yaşamak, bir şeyleri paylaşmak, hayatın ve kendimizin farkına varmak değil mi?

Peki;
Kim doğru, kim yanlış!
Kim haklı, kim haksız!
Kim rolünün hakkını veriy…

Sence sebep hangisi?

Resim
Düşündün mü hiç?
Okumak için hangi yazarları,  kimlerin yazıları, kitaplarını tercih ediyorsun?
En çok kimlerle sohbet etmek keyif veriyor sana?
Kimlerin söylediklerini önemsiyorsun?
Kimlerin düşünceleri daha değerli senin için?

Düşündün mü hiç bunların nedenini?
Neden özellikle onları tercih ettiğini?
Neden onların düşüncelerine, söylediklerine daha çok değer verdiğini?

Sence sebep hangisi?
Düşünceleri ile hep senin düşüncelerini onayladıkları, fikirleri ile hep senin zihnindeki mevcut fikirleri destekledikleri için mi?
Yoksa, düşünceleri ile beyninde yeni ufuklar, yeni pencereler açtıkları, hayata, yaşadıklarına farklı açılardan da bakabilmene yardım ettikleri için mi?

Onları okuduğunda, dinlediğinde beyninde kalan tortu hangisi?
Senin daha önceden inandığın, zihninde kayıtlı düşünceler mi?
Yoksa yepyeni fikirler, beynine temiz bir havadan, farklı bir soluk getiren yepyeni düşünceler mi?

Düşündün mü hiç?
Zihnin acaba ne kadar özgür?
Zihnin hangi düşüncelerin esiri?

Yeni düşünceleri ke…

Herkes gibi sen de, ne tam günahkar ne de tamamen günahsız olacaksın...

Resim
Düşündün mü hiç?
Hayata geliş nedenini?
Hangi yolları izlemek, hangi işleri yapmak, kimlerin hayatına dokunmak, hangi acıları çekmek, sevginle, nelerin anlamını çoğaltmak için seçildiğini.

Sen de biliyorsun.
Yürüdüğün yollar her zaman kısa, her zaman kolay olmayacak.
Mutlu bir hedefe ulaşamayan yollar, seni hep daha fazla yoracak.

Senin gibi herkes de sana, sadece kendinde olanı verebilecek.
Herkes gibi, sen de insan olmanın bütün hallerini taşıyacaksın.
Herkes gibi, sen de ne tam günahkar ne de tamamen günahsız olacaksın.

Senin de korkuların olacak.
Sen de onları yenmek için sürekli onlarla mücadele edeceksin.
Gün gelecek, sen de yenişlerin asla bir sonu olmadığını, anlayışın bir son olduğunu fark edeceksin.

Mutlulukların da, ancak katlanabildiğin acıların kadar olacak.
Birini red etmeye kalktığında, ötekinin de yok olduğunu keşfedeceksin.
Sen de bir gün, hayatın gerçek tadına, bütün zıtlıkları bir bütün olarak kabul edip, onların mükemmel dengesini yakalayabildiğinde ulaşabildiğini fark edeceksin…

Aslında sadece, olan bitene kendi içinde bir tepki veriyorsun...

Resim
Düşüncelerinle yaşamını nasıl etkilediğini fark etmeden, yaşamaya devam ediyorsun...
Kendine bakıpta göremeden, duyupta işitmeden...
Hep aynı düşüncelerin hapsinde, yaşamı sürekli tekrar ederken...

Yaşadıklarını tanımladığın o düşüncelerin, sadece geçmişle sınırlı olduğunu gözardı ederek herşeyi yargılıyor, tartıyor, karşılaştırıyorsun.

Peki ya gerçek!
Sence gerçek denilen şey hangisi?
Birşeyi ilk defa yaşadığında, içinde düşünce enerjin olmadan hissettiğin o ilk tanımsız duyusal an mı?
Düşüncelerinin ona bir anlam yüklediği zaman mı?

Sence, korkularını, endişelerini yaratan, sana hayatı sürekli frene basarak, eksik, yarım yaşatan hangisi?
Yaşadıkların mı?
Düşüncelerinin yaşadıklarına yüklediği o anlamlar mı?

Düşündün mü hiç?
Acaba hayatı ne kadar gerçek, ne kadar duyusal yaşayabiliyorsun?
Yaşayacaklarına ne kadar önyargısız, beklentisiz, bir sonuca ihtiyaç duymadan, birşeyler için çabalamadan yaklaşabiliyorsun?
Unutman gereken neleri, sürekli hatırlıyor?
Hatırlaman gereken neleri, sürekli unutuyors…

Kim olduğumu nasıl unutacağımı bilemiyorum...

Bu kadar zor ve karmaşık olacağını söyleseler inanmazdım!

Kim olacağıma karar vermek!

Zormuş meğerse. Etrafımdaki herkes, nasıl olmam, nasıl yaşamam gerektiği konusunda bana sürekli ahkâm kesersen… Üstelik, kendimi nasıl hissettiğim konusunda hiçbir fikirleri yokken. Kendimi berbat hissettiğim zamanlarda beyninin içinde neler olup bittiğini hiç bilmezlerken.

Düşününce, insana en çok acı veren şey ise;

İnsanın kendisinin yetersiz olduğunun, içinden geldiği gibi, kaynağı tamamen kendisi olan düşüncelerle ve duygularla yaşamaya kalktığında, toplum içinde iyi bir konum elde etmesinin mümkün olmadığı, öyle yaşadığında iyi bir eş, iyi bir arkadaş, iyi bir dost olamayacağı, iyi bir çevre oluşturamayacağı korkusunun, hem de onu en çok sevenler tarafından, çocukluğundan başlayarak yavaş yavaş bilinç altına işlenmesi…

Bu düşüncelere dalmış amaçsızca yürürken, girdiğim kitapçıda, rastgele göz atmak için elime aldığım bir kitap, “ Eskiden kim olduğunu bilmek istersen şimdi nerede olduğuna bak, bu geçm…

Beni kısıtlayan, sınırlayan herşeyi alaşağı ettiğimde...

Resim
Hayatın bugüne kadar bana verdiklerini ve benim onlardan yapabildiklerimi düşünüyorum.

Onlardan bir şeyler yapmaya çalışırken, kendime koyduğum sınırları, kısıtlamaları, kuralları. Beni kısıtlayan, sınırlayan her şeyi alaşağı ettiğimde, içimdeki bastırılmış arzuların, ortaya çıkacak bozulmamış doğasının bana neler yaşatabileceğini...

Soruyorum kendime, hayatı büyük bir coşkuyla, karşı konulamaz bir tutkuyla yaşamaktan, hayatın iliğini kemiğini emerek doyuma ulaşmaktan ilk ne zaman, nasıl ve neden vazgeçtim ben diye. Eğer bu bir yetenekse, ben bu yeteneğimi ne zaman kaybettim. Hayatımın tek hakimi olduğumu, verdiğim kararların tüm sorumluluğunun bana ait olduğunu, hayatımı verdiğim kararlarla benim yarattığını, red etmeye ilk ne zaman ve neden başladım?

Çevremdeki insanları düşünüyorum. Acaba bugüne kadar bilerek yada bilmeyerek kimlerin hayatlarına dokundum, hangi keşifleri, hangi farkındalıkları için onlara yardım ettim, dünyada nasıl bir farklılık yarattım.... Eğer ben olmasaydım a…

Sen, gerçekten sen olabilir misin?

Kendini bu dünyada yalnız düşünebilir misin?
Seni gören hiç kimse yokmuş gibi yaşayabilir misin?

Sana öğretildiği için yıllardır tekrarlayıp durduğun her şeyi unutup, yaşadıklarına onları sanki ilk defa yaşıyormuşsun gibi heyecanla, coşkuyla yaklaşabilir misin?

Senden başka hiç kimsenin asla sana veremeyeceği şeye sahip olabilir misin?
Kendini, sadece bireysel beyninin düşünceleriyle sen yaratabilir misin?

Kaynağı sen olan arzuların peşinden koşabilir misin?
Ödüllerini kendine, sen verebilir misin? En büyük mutluluğu, hazzı kendinden aldığın bu ödüllerden çıkartabilir misin?
Sen kendini sevebilir misin?

Sen herşeyinle sadece sen olabilir misin? Sen kendine yetebilir misin?
Bunun gerçek olduğuna inanabilir misin?

09 Temmuz 2009 Haşim Arıkan

Sen tercihlerinin mi, yoksa vazgeçişlerinin mi bir eserisin?

Resim
Düşündün mü hiç? 
Bugün bulunduğun noktaya acaba nasıl geldin?
Bugünkü seni, hangi kararlarınla inşa ettin?

Hangi yola, sırf başka bir yoldan kaçmak için hiç düşünmeksizin girdin?
Hangi yolu, gerçekten istediğin için seçtin?

Hangi insanı, kendin için bir kurtarıcı gibi görüp hayatına dahil ettin? Hangi insanın, onu gerçekten arzuladığın için hayatına girmesine izin verdin?

Hangi yolu içindeki öfkenin, nefretin sesine kulak verdiğin için terk ettin?
Hangi yolu içindeki sükunetin, sevginin sesini dinleyerek seçtin?

İnandığın hangi yoldan sırf geçmişe ait acılarından kurtulmak için vazgeçtin?
Vazgeçmenin ağır yükünü kaldıramamaktan korktuğun için, hangi yanlış yola yıllarca tahammül ettin?

Düşündün mü hiç? 
Bugüne kadar sahip olduğun neleri tercihlerin yüzünden yitirdin?
Vazgeçtiklerin sayesinde bugün nelere sahip olabildin?

Sen tercihlerinin mi, yoksa vazgeçişlerinin mi bir eserisin?

Bugün ulaştığın noktaya seni getiren kararları verirken, acaba en çok hangisinden beslendin?
Düşündün mü hiç?
Bugüne kada…

Başrolünü oynadığı oyunun yazarına fake atan tuhaf adamın, tuhaf hikayesi…! ( 2 )

# 2. Bölüm # Önce 1.Bölümisterseniz Biliyor musun yoğun günlerin akşamında soğuk duş bence insanda afrodizyak etkisi yapıyor. Hayatla olan birlikteliğinde, gün içinde tükenen enerjini tazeleyip seni, ona karşı daha tutkulu, daha arzulu, daha istekli yapıyor.

Duşa girmeden önce bana “Bu şekilde yaşadığında; ve bir gün yolun sonuna geldiğinde, hayatın boyunca bir arpa boyu yol gidememiş olmak sana ne hissettirecek?” diye sormuştun. Bu soruyu bana, dünyadaki var olan düzenin bendeki yansımasını görmek için sorduğunu düşünüyorum. Bilmiyorum, yanılıyor muyum? Ben içinde yaşadığımız dünyada, çoğumuzun adına yaşamak dediği koşuşturmayı neye benzetiyorum biliyor musun?

Bu sanki yediklerinin, beyinden sağlıklı talimatlar gelmemesi nedeniyle vücut tarafından sindirilememesine rağmen inatla yemeği sürdürmek gibi bir şey. Düşünsene, beynin görevini tam yapmadığı için vücudun yediklerini bir türlü sindiremiyor, onların içindeki, ihtiyacın olan özleri bir türlü ayrıştırıp sana katamıyor, posalarını bir…

Başrolünü oynadığı oyunun yazarına fake atan tuhaf adamın, tuhaf hikayesi…!

Yoğun geçen bir günün üzerine, bir de yoğun bir İstanbul trafiğini çektikten sonra evine nihayet ulaşabilmişti. Ayakkabılarını, bağcıklarını çözmeden diğer ayağının burnuyla çıkartıp sağa, sola savururken, elindeki anahtarlığı da bir metre ötesinde ki konsolun üstündeki tahta çanağın içine fırlattı.

O an da tek hedefi olan şeye, duşa, doğru yürürken üzerindekileri çıkarıyor ve her çıkardığını o an da geçmekte olduğu yere bırakıyordu. Banyoya ulaştığında üzerinde sadece iç çamaşırı kalmıştı. Son bir hamle ile onu da çıkardıktan sonra, karşısındaki aynaya yansıyan, ruhunun dünyasal kıyafetine bakıp gülümsedi. Şu anda ruhuna biraz dar geldiğini hissetse de, seviyordu onu. Ruhunun onsuz, büyük keyif aldığı dünyasal zevkleri yaşayamayacak olması onu, ona büyük bir tutkuyla bağlıyordu. Seviyordu çünkü, onun aracılığıyla yaşayabiliyordu bütün dünyasal zevkleri, onun aracılığıyla fark edebiliyordu, bu dünyasal deneyiminde fark etmesi gerekenleri.

Duşa girmeden önce durdu. Her akşam düzenli olar…

Bir daha geri dönüşü mümkün olmuyor...

Resim
Farkında mısın?
Ulaştığın her yeni farkındalıkla, daha önce hiç görmediğin bir şeyleri görmeye başlıyorsun.
Her yeni gördüğün şey içini, onu deneyimleme arzusu ve coşkusuyla dolduruyor.
Her yeni deneyim ise seni bir kez daha farklılaştırıyor.

Ne düşünüyorum biliyor musun?
Acaba fark ettikçe insan, kendisiyle ilgili daha önce bilmediği yeni gerçeklere ulaşıp, kendini keşfederek daha mı çok mutlu oluyor?
Yoksa kendiyle ilgili keşfettiği gerçekleri red ederek, kendini bir bilinmezin karanlığına daha mı çok mahkum ediyor?
Daha mı çok kendisi oluyor?
Gitgide kendinden daha çok uzaklaşıp, kendini daha mı çok silmeye çalışıyor?

Farkındalığın en kötü tarafı da, ne biliyor musun?
Bir şeyi bir kere fark etti mi insan, bir daha asla geri dönüşü mümkün olmuyor!
Fark ettiklerini inatla yok saysa da, red etse de, bir daha, o eski sınırlı farkındalığına geri dönemiyor.
Fark ettiklerini kabullenmedikçe de, içini kaplayan o çaresizlik duygusu asla sona ermiyor.

14 Haziran 2009
Haşim Arıkan

Yaşam benim için kısa bir mum değil...

Resim
İşte yaşamdaki gerçek haz budur, sizin tarafınızdan yüce olarak kabul edilen bir amaç için kullanılmak, doğanın bir kuvveti olmak; dünyanın sizi mutlu etmeye kendini adamadığı için şikayet eden küçük ateşli bir keyifsizlik budalası olmaktansa. Öldüğüm zaman tamamen kullanılmış olmak istiyorum.Yaşam benim için kısa bir mum değil. O benim için bu an tutma hakkını elde ettiğim muhteşem bir meşale ve ben gelecek nesillere aktarmadan önce onun alabildiğince parlak yanmasını istiyorum. (a)

Neler hissediyorsunuz bu paragrafı okuduktan sonra? Düşünüyor musunuz?
Acaba benim meşalem ne kadar parlak yanıyor diye!
Peki ya kendinizi ne kadar kullanılmış hissediyorsunuz?
Meşalenizin daha parlak yanabilmesi için bir çabanız olabilir mi bundan sonra? Yüce bir amaç?
Hayatınızın kalan kısmında kendinizi daha ne kadar kullandırmayı düşünüyorsunuz?
Yoksa siz, kesin kararlı mısınız? İnat edip, dünya kendini sizi mutlu etmeye adamadığı için şikayet eden küçük ateşli bir keyifsizlik budalası olarak yaşamaya? İnsan…

Keşke hayatımda geldiğim bu noktaya pek çok insanı incitmeden gelebilseydim.

Resim
''Keşke hayatımda geldiğim bu noktaya pek çok insanı incitmeden gelebilseydim.''

Zaman, zaman aklıma gelir, bir yerlerden beynime kazınmış olan bu söz.
Düşünürüm; insanın, ancak diğer insanlarla olan ilişki potansiyeline göre varolabildiğini. “Ben” olabilmek, "ben" i keşfedebilmek için, mutlaka bir “sen” in de var olması gerekliliğini. İnsanların birbirlerinin hayatları üzerinde öngörülemeyen o etkileşimi. Evrenin bu noktada, kendi içindeki o muhteşem kurgusunun nasıl kusursuz işlediğini. Herkesin hem "ben" i, hem de "sen" i aynı anda nasıl bu kadar mükemmel oynamayı başarabildiğini.

Gülümserim; beni, bana hatırlatan, öğrenmem gerekenler için hayatımda öğretmen rolünü üstlenen tüm insanların, hayalimde canlanan o görüntülerine. Bir kısmı ile bilerek yada bilmeyerek birbirimizi incitmiş olsak da. “Ben ancak sizin sayenizde var olabildim” diyerek, beni var ettikleri için, teşekkür ederim. İçten içe, sevgimi, şükranlarımı sunarım hepsine.

Kendim…

Aynı hatayı daha soylu işlemen neyi değiştirir ki?

Resim
O haksız olduğunu bildiği için, düşünmek istemiyor.
Sen ise kötü olduğuna inandığın düşünceleri sürekli kafandan kovuyorsun.
O sürekli sorumluluklarından kaçıyor.
Sen ise bütün sorumlulukları hiç düşünmeden üzerine alıyorsun.
O hiç bir zorluğa tahammül etmek istemiyor.
Sen ise her şeye tahammül etmeye hazırsın.
O duygularına ne pahasına olursa olsun pay tanıyor.
Sen ise duygularını her yaşadığın sorunda feda etmekten kaçınmıyorsun.

Aslında onunla aynı hatayı paylaştığını görmüyor musun?
Sen de onun gibi "asıl gerçeği görmeyi red ediyorsun"

Neden kendine, kendini onu sevdiğin kadar sevme izni vermiyorsun?
Yoksa, ne kadarına tahammül edebileceğinin, sınırını mı görmek istiyorsun?
27 Mayıs 2009
Haşim Arıkan

Artık bir karar vermelisin...

Resim
Acıdan kaçarak mutluluğa ulaşamazsın.
Karanlıktan kaçarak aydınlığa.
İstediklerine ulaşmanın yolu negatiflerinden kaçmak değildir.

Artık bir karar vermelisin.

Acıdan mı kaçmak istiyorsun?
Mutluluğa mı ulaşmak istiyorsun?
Sürekli lanetlediğin bir yaşamdan mı kaçmaya çalışıyorsun?
Hayatını dileğin gibi yaşamak mı istiyorsun?
Var oluşa negatiflerden kaçarak ulaşamazsın.

23 Mayıs 2009



Sevilmek, örnek gösterilmek mutlu olmak için yeterli miydi?

Uzun zamandır kendini yorgun ve huzursuz hissediyordu. En sonunda bir Pazar gününü, izin günü ilan ederek kendini boğazın kenarındaki çay bahçelerinden birine attı. İnsanlar sokaklara akmaya, sözcükleri havada uçuşmaya başlamadan , sessizliğin ve yalnızlığın lüksünü yaşamak, muhteşem üçlü adını verdiği, simit-peynir-çaydan oluşan kahvaltısının tadını çıkarmak istiyordu.

Bugün, kendisi dışındaki hiç bir yükünü, ruhuna yüklemeden sadece kendi varlığını hissetmek istiyordu. Beyninin içinde bir süredir dolanan, bugüne kadar anlamlı cümlelere dönüşmelerine izin vermediği o doğum sancısı çeken düşünceleri hiç düşünmeden. Korkuyordu bu düşüncelerden. Onlara izin verdiğinde beyninde oluşturacakları cümlelerden. Öte yandan ise tuhaf bir şekilde onları duymak için de sabırsızlanıyordu. Tam daha bu düşüncelere yeni dalmışken, beyninin orta yerine gelip saplanan bir soru cümlesi, onu biranda koparıp aldı bu düşüncelerinden.

Mutlu muydu?

Ne kadar anlamsız bir soruydu bu! Tabi ki mutluydu. Herşey müke…

Hoşçakal...

Resim
Amaç dolu bir ömür.
Esir alınamayan bir inanç.
Önüne çıkarılan bütün engellere rağmen asla vazgeçilmeyen bir kararlılık.
Başarıların dünyası.
Bir sembol.

Buradan kardelenlerle uğurlanırken,
Ben inanıyorum ki orada da alkışlarla karşılandın.
Kendine seçtiğin o zor rolü büyük bir başarı ile tamamlamış olmanın gururuyla.

Ruhun şad olsun.

20 Mayıs 2009