Kayıtlar

Nisan, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Mutlu musun?

- Mutlu musun?
- Mutluluk mu? Akşam akşam güldürme beni allah aşkına. Sence insan, içinde yaşadığımız bu toplumun bir parçasıyken mutlu olabilir mi? İnsan mutlu olduğunda kendini özgür hisseder. Takmaz, tırtıya koymaz etrafındaki kendi fikrini ona empoze etmek için çabalayan hiç kimseyi. Kimsenin kendisini yönetmesine asla izin vermez. Bunun içindir ki başımızı nereye çevirirsek çevirelim nedense hep bir ızdırap ezgisi fısıldanır kulağımıza! Korkularımızın sürekli körüklendiği bir dünyaya hapsolmuş mahkumlar gibi yaşamak zorundayızdır hepimiz. Hepimizin tek ortak paydası korku ve ızdıraptır.
- Anlaşıldı, anlaşıldı, sen yine tam kıvamındasın abicim. Şurada masumca mutlu musun diye sorduk aldığım şu cevaba bak. İçim açıldı valla. Bir an da keyfim acayip yerine geldi. Sana samimi bir itirafta bulunmamı ister misin? Biliyor musun bir dostun olarak senin bu haline gerçekten çok üzülüyorum. Ama sana nasıl yardım edebilirim onu da bilmiyorum?
- Yahu neden herkes bana yardım etmek istiyor. Bir a…

Neden ben...

Elindeki telefonu sinirle fırlattı kanepenin üzerine. Onunla her konuştuğunda, her karşılaştığında, sanki bir önceki sefer gördüğü, konuştuğu insan o değilmiş hissine kapılıyordu. Sürekli değişiyor, sürekli inkar ediyor, sürekli çelişkiye düşüyordu. Tersine çevirmediği, ihanet etmediği bir şey kalmıyordu ardında. Sanki her saat içindeki bir parçayı daha öldürüyordu. Geriye hiç bir şey kalmıyordu ondan. Tuhaf olan ise bu değişimin adı büyümekti ona göre. O büyüyordu!

Aklına az önce telefonda söyledikleri geldi. Tekrar sinirlendi. “Neden böyleyim?” dedi. “Neden bende diğerleri gibi değilim?” “Neden onlar gibi sadece işittiğim kelimeleri değil de, o kelimelerin arkasında yatan nedenleri görüyorum? Kendileri bile aslında bana neyi itiraf ettiklerinin farkında değilken neden ben hep cümlelerinin ucundaki o kahrolası açıklayıcı cümlecikleri görüyorum?”

Durdu kaldı odanın ortasında öylece. Duyduğu öfkenin davetsiz bir misafir gibi karşısında iyice belirginleşmesini izledi. “Yine geldi işte”…

Kendini feda etmek sevap mıdır?

Resim
Genç adam varmak istediği yere doğru hızlı ve kararlı adımlarla ilerlerken hava çoktan kararmış. ayın ışığı damlara çoktan düşmüştü. Yürüdüğü karanlık sokaklara henüz uykunun sessizliğine bürünmemiş evlerin camlarından ışıklar dökülüyordu.

Telefonu kapatır kapatmaz atmıştı kendini sokağa. Şu an da tek bir amacı vardı. O da bir an önce onun yanına ulaşmak. Telefonu kapatmadan önce söylediği o en son cümle kulaklarında yankılanıp duruyordu.“Artık hayatın bir anlamı kalmadı benim için” demişti hıçkırıklara boğulup telefonu yüzüne kapatmadan önce. Daha sonra yaptığı hiç bir aramaya da cevap vermemişti. “Nedir ki hayatın anlamı?” dedi kendi kendine. “Dünyanın sana verdiği malzeme ve senin ondan yapabildiklerin değil midir? Bütün maharet sen de, senin özgürce yaptığın tercihlerde değil midir?” diye devam etti, o içini kaplayan bir türlü bastıramadığı öfkeyle. Bu son cümle ağzından dökülmüştü ama kendisi bile ister istemez gülümsemişti bıyık altından bu cümlesine.

“Özgürce yaptığımız terci…

Gerçek değildi sanki o

Resim
İki eli alışverişlerle dolu merdivenleri çıkıyordu ağır,ağır. Katlarına yaklaştığında, her akşam olduğu gibi onu, yine daire kapılarının önünde bekler buldu. ”Hoşgeldin canım” diyerek elindeki torbaları aldı. Mutfağa doğru yürürken “ Sofra hazır çorbaları koyayım mı?” diye seslendi. “Koyabilirsin. Çok açım valla. Ellerimi yıkayıp, hemen geliyorum” diyerek, banyoya yöneldi. Ellerini ve yüzünü yıkayıp mutfağa girdiğinde her zaman ki gibi mükemmel bir sofranın kendisini beklediğini gördü. Masa da her zaman ki yerine oturdu ve çorbasından bir kaşık alıp ağzına götürdü. “Çorba nefis olmuş” derken ona baktı.

Onunla bir komşularının aracılığıyla, görücü usulü tanışmışlar ve iki ay gibi çok kısa bir sürede evlenmişlerdi. Her zaman mükemmel bir eş olmuştu ona, her şart ve koşulda hep yanında yer almış, bugüne kadar aldığı hiç bir karara itiraz etmemiş, aralarında en ufak bir tartışma bile yaşanmamıştı. Ev de neye ihtiyaç duysa, elini attığında onu her zaman hazır bir halde bulurdu.

Ondan önce…

Önce ben demeyi bilmesi gerekmez miydi?

Küçük kare bir masada karşılıklı oturuyorlardı. Hem tabaklarındaki yiyecekleri hem de ceplerinde ki kelimeleri yavaş yavaş tükenmeye başlamıştı. Ekranda beliren Victoria’s secret defilesi ile birlikte adamın gözleri ister istemez restaurantın ortasındaki büyük kolonun üzerine monte edilmiş plazma tv’ye doğru kaydı. Kadının gözleri ise karşısında oturan o çok sevdiği adamın üzerindeydi.

Masada başgösteren bu sessizliği fırsat bilen provokatör cümleler beyninin içinde hemen cirit atmaya başlamışlardı. Bir tanesinin sesi hiç zaman kaybetmeden çınladı kulaklarında “Seni anlayamıyorum, ondan hala ilk günkü gibi olmasını nasıl bekleyebiliyorsun ki!” Fitili ateşleyen bu ilk cümlenin ardından diğerleri de vakit kaybetmeden sıraya girmişlerdi. “Gözlerini açıp etrafına bir baksana, herkes sizin gibi değil mi zaten? Bu herkesten farklı olma çabası neden? Herkes ortalıkta bas bas aşkın ömrü en fazla üç yıldır diye bağırırken sen hala ilk günkü gibi olmasını nasıl bekleyebiliyorsun ki! Hayalcilikte…

Zamane Dünya

Ben artık benden bile önce keşfedilir olmuşum da yokmuş haberim.
Dilimi sustursam da konuşur dururmuş meğer benim biçare bedenim.
Gizlediğimi sanarken ortalığa saçılır olmuş bütün hislerim.
Madem öyle, çekinmeyin gelin vurun yüzüme, söyleyin bakalım ben bugün ne haldeyim.

Sormasın kimse bana bundan sonra nasılsın diye.
Sordurmayın bana bunu boşuboşuna kendi içime.
Rahatsız etmeyin beni neden böyle keyifsizim diye.
Biliyorsunuz ya, siz söyleyin nedenini çekinmeyin gelin vurun benim yüzüme.

Nedense hep daha kolay gelir insana sormak yerine hakkında fikir yürütmek.
Neticede hepimiz insanız değil mi, bizbize benzeriz sormaya ne hacet!
Yoktur birbirimizden farkımız.
Belki de birbirine benzeyen bizler değiliz, birbirine benzeyen şey tekrarladığımız hatalarımız.

31 Mart 2008
Haşim A.