28 Ekim 2019

Günlük normallik gösterilerim...

Kendim için bugün farklı bir yol seçsem diyorum.
Bugün her gün sergilediğim normallik gösterilerimi sergilemesem.
Yani olmam gereken olmasam.
İyi olmak adına bir şey yapmasam.
Bugün sadece yaşasam.
Benim için en iyi olduğuna karar verdiğim şey yerine, ne olacaksam bugün onu olsam.
Ne yapacaksam onu yapsam.!
Kısacası bugün bir şey için yaşamasam.
Sadece kendimle uyum içinde kalsam, kendimle barışık olsam.
Doğru olma ya da insan olma seçenekleri arasında sallanıp durmasam.

Keşke yaşam diye kendime seçtiğim yol, hiç bir yolumun olmaması olsa.
Tek alışkanlığım ise hiç bir alışkanlık edinmemek.
Sürekli dünün planlarında pişmiş bayat başarılarlarla dolu bir hayatı yaşamaya çalışmasam.

Her zaman mükemmel olmaya çalışmak ne kadar yoruyor insanı!
Hayatı hep planladığı gibi yaşamaya çalışmak.
Hiç öyle olmadığı halde, gerçekten öyle olduğunu hayal etmek için çabalamak.

Hayatı yaşamak yerine, sürekli onu analiz etmeye çalışıyorum. 
Sanırım en büyük hatalarımdan biri de bu.
Oysa gerçekler onlar hakkında konuşurken bile değişiyor.
Neyin sonsuza kadar anlamı var ki?
Hiç bir şey yarın bile bugünkü anlamını taşımıyor.
Şu an bu yazıyı yaşarken düşündüklerim, daha sonra bu yazıyı okurken düşüneceklerimden daha doğrudur diyebilir miyim?

Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak yerine, farklı deneyimler yaşamayı daha çok arzuluyorum!
Garip olansa beklenmedik, farklı şeyleri ancak hata yaptığım zamanlarda yaşayabiliyor olduğum.
Sanırım ben hatalarımı dinlediğimde büyüyorum.
Hata yaptığım zamanlar galiba, ben daha çok ben oluyorum.
Ben bugün hata yapmaktan korkmuyorum.
Ben bugün, kendimi kendime satmak için bir şey yapmak istemiyorum.

Bugün, bir gün daha verildi bana!
Hissetmek, görmek, duymak, dokunmak, okumak, koklamak, paylaşmak, sevgi ve mutluluk için, bir gün daha.
Ben bugün, bir gün daha hayattayım.

Olmayanları düşünüyorum...

3 Mart 2013
Haşim Arıkan

Esin kaynağı: Kendime notlar – Hugh Prather

9 Temmuz 2017

Asla Bilemezsin!


Hiç hesapta yokken, ansızın, bir an da baş verir zihninde bir düşünce!
Belki bir kırgınlık, belki bir hayal kırıklığı, belki de bir anlık öfkeyle...
Neden, niçin, nasılını tam sorgulamadan bir bakarsın ki tetiği çekmişsin.
Kendini o düşünceye teslim etmişsin.

Sihirli bir güç, her şeyi kilitler sanki o dönemde!
Ne sana dur, ne yapıyorsun diyen çıkar, ne de sen, adımların bir süre sonra seni geri geri çekse de kendini bu kararından döndürürebilirsin.

Zaman akıp geçer...
Sen, seni önüne katıp götüren bir akıntının önünde sürüklenirsin.
Ne kendini bu akıntıya tam teslim edebilirsin, ne de artık geri dönüp bir şeyleri değiştirebilirsin.

Yaşanması gereken ne varsa yaşanır.
Hayat en sonunda seni getirip bir noktada bırakır.
Zihninde uçuşan Neden? 'lerle başbaşa kalırsın.

Neydi seni hiç hesapta yokken bu bulunduğun noktaya sürükleyen şey çözemezsin!

Bazı şeyleri kendinden ne kadar uzak zannetsen de, aslında hayattaki her şey zihninde ansızın filizlenip seni teslim alacak bir düşünce kadar uzaktır sana, bunu pek fark edemezsin.

Olması gereken -sana rağmen- her zaman olmaya devam eder.

Hayat denen oyunda, bir sonraki sahnede rolünün ne olduğunu o an'ı yaşamadan asla bilemezsin...


3 Haziran 2016
Haşim Arıkan

15 Ocak 2015

Bu dünyaya asla öylesine gelmedin. Ve bir gün asla öylesine veda edip gitmeyeceksin...



Düşündün mü hiç?
Seni her sabah yatağından neyin uyandırdığını?
Hergün nereye doğru, neden gitmekte olduğunu?
Bu hayatın ne için yaşandığını?
Varlığının yaşamın bir yerinde, bir şeyleri hiç değiştirip değiştirmediğini?
Adına yaşam denilen bu büyük armağanın sana neden verildiğini?


Düşündün mü hiç?
Bugüne kadar hangi yolları izledin?
Kimlerin yaşamlarına dokundun?
Dokunuşlarınla onların hayatında neleri değiştirdin?
Sevginle nelerin değerini çoğalttın?
Kimlerin seni gördüğünde içi neşeyle doldu?
Onlara her zaman sevip, anlamlarını hiç bir zaman değiştirmek istemeyecekleri neleri sen yaşattın?
Kimlerin kendilerini açığa vurabilmelerine, gerçekte kim olduklarını anlayabilmelerine sen yardım ettin?
Kimler senin mutluluğunu görüp, kendi mutlulukları için cesaretlendi?
Kimler senin sayende kalplerindeki gerçek duyguların o muhteşem enerjisini hissetti?

Düşündün mü hiç?
Varlığınla dünyada nasıl bir fark yarattın?
Hangi gerçekliklerin yaratılışında sen rol aldın?
Hangi duyguların, hangi düşüncelerin başlangıç noktasında sen vardın?
Hangi ihtimaller senin sayende hayat buldu?
Senin sayende evrenin akışı nerede, nasıl farklılaştı?
Sen olmasaydın evrende acaba neler hiç yapılamamış olarak kalırdı?

Düşündün mü hiç?
Senin herşeyin bir parçası olduğun gibi herşeyin de senin bir parçan olduğunu.
Bir çok başlangıcın öncesinin, bir çok bitişin sonrasının sen olduğunu.
Kendini akıp giden bir nehir gibi hissetsen de akmakta olan suyun ulaştığı son noktanın koskoca bir deniz olduğunu.

Bu dünyaya asla öylesine gelmedin.
Ve bir gün asla öylesine veda edip gitmeyeceksin.
Herşeyin bir nedeni, bir anlamı olduğu gibi senin hayata gelişinin de bir amacı, bir anlamı, bir değeri, bir önemi var.

Birbirini tetikleyen, birbirine karışan, birbirinin içinde eriyip, birbiriyle tamamlanan, bütün hareketlerin, bütün seslerin, bütün amaçların, bütün özlemlerin, bütün çilelerin, bütün mutlulukların, bütün acıların, bütün iyi ve bütün kötü şeylerin oluşturduğu evren de ki, birlik, bütünlük ve mükemmeliği, fark ettin mi hiç?

Varlığının, evrenin o muazzam kurgusu içinde hangi önemli görevleri üstlendiğini, hangi güzellikleri, hangi mükemmellikleri tetiklediğini, hangi olumsuz ihtimalleri doğma şansı tanımadan yok ettiğini,

Düşündün mü hiç?

11 Ekim 2010
Haşim Arıkan

Fotograf : Breaking dawn

13 Ocak 2015

Örümcek...


Tüm yaşadıklarımızı cümlelerle canlanan birer anı olarak zihnimizde istifliyoruz.

Bir örümceğin kurbanını ağıyla sarması gibi kendimizi zihnimizde istiflediğimiz bu cümlelerle sarıyoruz. İşin kötüsü hem örümcek biziz, hem de kurban. Sürekli kendi ağımıza düşüyoruz...

Zihnimizdeki cümleler bize kim olduğumuzu söylese de biz yine de onların bize söylebileceklerinden çok daha fazlayız. 

Cümleler sadece sınırlar değil, yeni şeyler de yaratır...

13 Ocak 2015
Haşim Arıkan

Fotograf: Spectre

27 Kasım 2014

En harika ilişkiler, en umulmadık yerdedir, düşüncelerin ulaş(a)madığı yerde...


Acaba öğrenmek için kaç ceset ilişki bırakmalıyız ardımızda?
Kaç tekrar daha yaşamalıyız, farklı zamanlar da, farklı insanlarla, farklı mekanlarda.

Neden hep aynı gerçeklikleri yaratıp duruyoruz?
Niçin hep bir öncekinin benzeri ilişkilere tutunuyoruz?

Bizi çevreleyen sonsuz olasılıklar denizinde nasıl oluyor da durmadan hep aynı gerçeklere ulaşıyoruz?

Belli yaşam tarzlarına mı çok koşullandırıldık?
Yoksa günlük yaşama mı kendimizi fena kaptırdık?

Hayatlarımız üzerinde kontrolümüz olmadığı fikrine acaba ilk ne zaman kapıldık?
Dış dünyanın, iç dünyamızdan daha gerçek olduğuna nasıl inandık?

Oysa dışarıda içeriden bağımsız hiç bir şey yok.
Dışarıda neyin gerçek olduğunu sadece zihnimizdeki dünün tortusu düşünceler belirliyor!

Acaba, sırf bu düşüncelerin bize bir türlü yaptırtmadığı seçimlerle;
Bugüne kadar, kendimizi ve dünyayı kaç olası muhteşem gerçeklikten mahrum bıraktık?

7 Haziran 2011
Haşim Arıkan

13 Temmuz 2014

Oyunu oynamayı red edersen oyunun dışında kalırsın...


Diyorum ki; Yaşadıklarıma düşüncenin enerjisini karışmadan yaşamayı bir türlü beceremiyorum. 

Gülümsüyor. "Dikkatini düşüncelerinin üzerine değil aralarına ver" diyor. "Kalabalıkta yürürken karşına çıkan her insanla kavga etmezsin değil mi? Aralarından yolunu bulur geçersin sadece."

13 Temmuz 2014
Haşim Arıkan

30 Mayıs 2014

Sana teşekkür ediyorum!


Uzunca bir süredir bana bıkmadan, usanmadan neye inanıp, neye inanmamam, neyi yapıp, neyi yapmamam, neleri düşünüp, neleri düşünmemem, neleri hissedip, neleri hissetmemem gerektiğini, neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez, neyin iyi, neyin kötü, neyin güzel, neyin çirkin, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, nasıl davranmam gerektiğini, nasıl iyi bir insan olabileceğimi öğretmeye çalışıyorsun. Öncelikle bunun için sana teşekkür ediyorum.

Düşünüyorum da, bugüne kadar seni ne kadar yanlış değerlendirip, sana karşı ne kadar haksızlık etmişim. Bunca zaman boşu boşuna, seninle ters düşerek, kendi gerçeklerimi, kendi inanç sistemimi oluşturmaya çalışmışım! Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, bireysel beynimin yarattığı özgün düşüncelere kendimi kaptırmış, doğru olanın, bu düşüncelere, bireysel kimliğime sahip çıkmak olduğunu sanmışım!
Belki biraz geç oldu ama; senin bıkmadan usanmadan yaptığın tekrarların, benim gibiler için oluşturduğun ceza - yargı - ödül sistemin sayesinde, nasıl düşüneceğimi, nasıl yaşayacağımı, nasıl bir insan olacağımı artık biliyorum. Bundan sonra bana doğru diye aktardığın tüm bilgileri, kendi düşüncem, kendi inancım olarak koşulsuzca kabul edeceğim. Bana gösterdiğiniz tüm gerçekleri, kendi gerçeklerim olarak özenle beynime kaydedeceğim. Yargılarım artık senin yargılarınla birebir uyumlu olacak.

Bilmeni isterim ki artık tamamen senin bir kopyan gibiyim. Yani, tam benden beklediğin, olmam gereken kişiyim.

İçimdeki “BEN” mi?

“Ben” diye bir şey yok. Bu tamamen bencil ve egoist insanların bir uydurması. Ve acı olan bugüne kadar ben de onların bu yalanına inananlardandım. Tamamen kendime, nasıl düşündüğüme, ne hissettiğime, özümde nelere sahip olup, nelere sahip olmadığıma odaklanmıştım. Ama dünya üzerinde yaratılmış en mükemmel düzeni ayakta tutan sizlerin sayesinde, sonunda ben de gerçeği gördüm ve bütün bu yanlışlarımdan vazgeçtim. Artık kendimi düşünmüyorum. Bireysel kimliğimi yırtıp attım. Ruhumun adını hafızamdan tamamen kazıdım. İçimdeki aptal bilge ile iletişimimi tamamen kestim. Artık mantık da yürütmüyorum. Sadece inanıyorum. Ve sana, tüm söylediklerine sonuna kadar katılıyorum.

Meğer esas önemli olan, senin ve senin gibi düşünenlerin paylaştığı o geniş kimliğin, senin oluşturduğun kollektif bilincin bir parçası olabilmekmiş. Şu anda bunu başarmış biri olmanın keyfini çıkarıyorum.

Mutlu muyum?

Biri bana “Mutlu musun?” diye soruyor. Söyler misin lütfen? Ona ne demeliyim?

08 Şubat 2009
Haşim Arıkan

20 Aralık 2013

Sence aşk nedir?


“Sence aşk nedir?” diye soruyorum.

“Bunu düşünmemelisin!” diyor. “Eğer kalbini düşüncelerle doldurmaya başlarsan gerçek aşkı hiç bir zaman keşfedemezsin. Düşünmek, önyargıları, korkuları, geçmiş bilgileri, cümlelere dönüştürmektir. Kurduğun cümleler beyninde model oluşturur, aşkı da o modelin içine hapsedersin.

Oysa aşkı ancak, onu hiç yorumlamazsan, ona bir tanım, bir ad koymazsan gerçekten yaşayabilirsin.

Sakın unutma her aşkın tanımı kendi içinde gizlidir.”

20 Temmuz 2009
Haşim Arıkan

18 Aralık 2013

Günlük normallik gösterilerim...


Kendim için bugün farklı bir yol seçsem diyorum.
Bugün hergün sergilediğim normallik gösterilerimi sergilemesem.
Yani olmam gereken olmasam.
İyi olmak adına bir şey yapmasam.
Bugün sadece yaşasam.
Benim için en iyi olduğuna karar verdiğim şey yerine, ne olacaksam bugün onu olsam.
Ne yapacaksam onu yapsam.!
Kısacası bugün bir şey için yaşamasam.
Sadece kendimle uyum içinde kalsam, kendimle barışık olsam.
Doğru olma ya da insan olma seçenekleri arasında sallanıp durmasam.

Keşke yaşam diye kendime seçtiğim yol, hiç bir yolumun olmaması olsa.
Tek alışkanlığım ise hiç bir alışkanlık edinmemek.
Sürekli dünün planlarında pişmiş bayat başarılarlarla dolu bir hayatı yaşamaya çalışmasam.

Her zaman mükemmel olmaya çalışmak ne kadar yoruyor insanı!
Hayatı hep planladığı gibi yaşamaya çalışmak.
Hiç öyle olmadığı halde, gerçekten öyle olduğunu hayal etmek için çabalamak.

Hayatı yaşamak yerine, sürekli onu analiz etmeye çalışıyorum. Sanırım en büyük hatalarımdan biri de bu.
Oysa gerçekler onlar hakkında konuşurken bile değişiyor.
Neyin sonsuza kadar anlamı var ki?
Hiç bir şey yarın bile bugünkü anlamını taşımıyor.
Şu an bu yazıyı yaşarken düşündüklerim, daha sonra bu yazıyı okurken düşüneceklerimden daha doğrudur diyebilir miyim?

Aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamak yerine, farklı deneyimler yaşamayı daha çok arzuluyorum!
Garip olansa beklenmedik, farklı şeyleri ancak hata yaptığım zamanlarda yaşayabiliyor olduğum.
Sanırım ben hatalarımı dinlediğimde büyüyorum.
Hata yaptığım zamanlar galiba, ben daha çok ben oluyorum.

Ben bugün hata yapmaktan korkmuyorum.
Ben bugün, kendimi kendime satmak için bir şey yapmak istemiyorum.

Bugün, bir gün daha verildi bana!
Hissetmek, görmek, duymak, dokunmak, okumak, koklamak, paylaşmak, sevgi ve mutluluk için, bir gün daha.
Ben bugün, bir gün daha hayattayım.

Olmayanları düşünüyorum...

3 Mart 2013
Haşim Arıkan

Esin kaynağı: Kendime notlar – Hugh Prather

Fotograf: Into the Wild

15 Aralık 2013

Zihnindeki geçmişe ait parmak izlerini, yalnız olduğu zamanlarda silebiliyor insan...


Bazen yalnız kalmak iyi geliyor insana.
Herşeyden, herkesten biraz olsun uzaklaşmak.

Yalnız olduğu zamanlarda biraz daha büyüyor sanki insan.
Zihnindeki geçmişe ait parmak izlerini, yalnız olduğu zamanlarda silebiliyor.
Yalnız kaldığında, süresi dolan acılarının, değerlerini nasıl yitirdiklerini, içinde nasıl çürüdüklerini fark edebiliyor.

Yalnız olduğu zamanlarda dolaşmaya başlıyor insanın zihninde, yeni, harika düşünceler.
Yalnız olduğu zamanlarda atılıyor umutlara dair ilk tohumlar.
Biraz emek verip, onları beslediğinde, hepsi tohumunu patlatıp filizlenmeye başlıyor.
Büyüyüp serpiliyorlar.
Bazıları zaman içinde insanı ayakta tutan koca bir çınara dönüşüyor.
Zor zamanlarında birer can simidi olup, insanı ayakta onlar tutuyor.

Yalnız olduğu zamanlarda farkına varıyor insan.
Aslında kendisinin hem ustası, hem de çırağı olduğunun.
Dışarıda aradığı tüm cevapların aslında hepsinin kendi içinde saklı olduğunun.

Yalnız olduğu zamanlarda, üzerini kaplayan geçmişin tozlarından arınıyor insan.
İçindeki birşeyler dışarı çıkmak için sanki insan yalnız kaldığında harekete geçiyor.

Yalnız kaldığı zamanlarda, kendisi hakkındaki asıl gerçeğe bir adım daha yaklaşıyor insan.
Kim olduğunun, dünya denilen sahnedeki oynanan oyunda rolünün ne olduğunun farkına varıyor.
Yürümekte olduğu yolda o güne kadar ne kadar yol aldığını, yalnız olduğu zamanlarda keşfedebiliyor insan...

23 Ocak 2011
Haşim Arıkan


Fotograf: Akunin

13 Kasım 2013

Sen ancak düşüncelerin kadar özgürsün!


Düşüncelerinle yaşamını nasıl etkilediğini fark etmeden yaşamaya devam ediyorsun...
Kendine bakıpta görmeden, kendini duyupta işitmeden...
Aynı düşüncelerin hapsinde, hayatı sürekli tekrar ederken...

Yaşadıklarını tanımladığın o düşüncelerin, geçmişle sınırlı olduğunu gözardı ederek sürekli herşeyi yargılıyor, tartıyor, karşılaştırıyorsun.

Peki ya gerçek!
Gerçek dediğin şey hangisi sence?
Birşeyi ilk defa yaşadığında, duyusal olarak hissettiğin o ilk tanımsız an mı?
Düşüncelerinin ona bir anlam yüklediği o ilk tanımsız andan sonraki zaman mı?

Korkularını yaratan, sana hayatı sürekli frene basarak yaşatan hangisi?
Yaşadıkların mı?
Düşüncelerinin onlara yüklediği anlamlar mı?

Düşünüyor musun hiç?
Acaba gerçeği ne kadar gerçek, ne kadar duyusal yaşayabiliyorsun?
Yaşayacaklarına ne kadar önyargısız, beklentisiz yaklaşabiliyorsun?
Geçmişle örselenmiş seni ardında bırakıp, yaşayacaklarını hiç bir şey düşünmeden, tamamen yargısız, kuralsız ne kadar yaklaşabiliyorsun?

Unutman gereken neleri, sürekli hatırlıyor?
Hatırlaman gereken neleri, sürekli unutuyorsun?

Farkında mısın?
Sen ancak düşüncelerin kadar özgürsün.
Kendine, hayatın ancak düşünebildiğin kadarını yaşatıyorsun.

Yaşamak, derken de...
Hayat her zaman senden, sana özel bir cevap beklese de.
Sen sadece, olan bitene kendi içinde bir tepki veriyorsun...

01 Ağustos 2009
Haşim Arıkan


Fotograf: The Life of David Gale

2 Haziran 2013

İnsanlar karşısındakilerin sözlerine değer vermezlerse, gerçekler onlara o sözlerden daha yüksek sesle konuşmaya başlar...


Zamanın adının zaman olmadığı zamanlardı o zamanlar.
Çok azdı yeryüzünde, kendisine “insan” adı koyacak olan canlılar.
O zamanlar hepsi Adem ve Havva’dan olma birer masum canlıydılar.

"Kardeştiler , arkadaştılar, akrabaydılar,  dosttular"

Zaman dedikleri şey acımasızca akıp geçmeye başladı.
Çoğaldılar.
Dünyanın dört bir yanına dağıldılar.
Dünyayı keşfederken, kim olduklarını  unuttular.
Zihinlerini her gün, düne dair anılarla, korkularla, endişelerle doldurdular.
Korkularına zihinlerinde süreklilik kazandırdılar.
Korktukça da, kendilerini rahatlatabilmek için sınırlar, kurallar, yargılar, teoriler, ideolojiler yarattılar.
Sınırlar çizdiler. Uluslara,ırklara bölündüler. Dinlere, mezheplere ayrıştılar.
Olmakta olana hep önyargılarının, bir fikrin, bir inancın penceresinden bakmaya başladılar, gerçekle olan bağlarını  tamamen kopardılar.

"Aslında   kardeştiler, komşuydular,  arkadaştılar, akrabaydılar, dosttular. Hepsi sonradan adına insan koydukları,  ölümlü birer canlıydılar. "

Bu gerçeği sürekli unutup, belleklerinde biriktirdikleri, ipleri düne bağlı düşüncelerle zihinlerini sürekli karıştırdılar. 
Hep zihinlerinin tuzağına düştüler, düşüncelerinin ağına takıldılar.
Kendilerini ayrıştırdılar, başkalaştırdılar, kendisi gibi düşünmeyenleri, olmayanları dışladılar, onları yok saydılar.
Konuşmayı, dinlemeyi,  birbirlerini anlamaya çalışmayı bıraktılar.

Zihinlerinde süreklilik kazanan korkular, endişeler yüzünden hep  gücün, iktidarın peşinde koştular.
Güdümlü demokrasiler, sınırlı özgürlükler arzuladılar.
Hırslarına, egolarına kapıldıklarında da şiddete sarıldılar. Nefrete bulandılar.
Şiddetle, öfkeyle, dışlayarak, yok sayarak, iletişim kurmayarak hiç kimsenin kazanma şansı yoktu ama bunun farkına varamadılar.

Değişimden, gelişimden bahsettiler, ama bahsettikleri bu değişim/gelişimin olabilmesi için;
Önce yaşananlarla yüzleşmeliydiler, karşısındakine yaşattıklarına bakıp gerçekte kim olduklarının farkına varmalıydılar.
Hoşlarına gitmeyen gerçekleri  değiştirebilmek için, gördüklerine saldırmak değil,  ona karşı tavırlarını, bakış açılarını değiştirmek zorundaydılar.Olmakta olana farklı gözlerle bakabilmek için, kendisi gibi olmayanları da tanımak, dinlemek, onları da anlamak zorundaydılar!

Ama bu gerçeğin farkına bir türlü varamadılar. Unuttukları en önemli şeyi bir türlü hatırlayamadılar.

"Aslında  hepsi adına insan koydukları,  ölümlü birer canlıydılar...
Aynı gökyüzünün altında, aynı toprakların üzerinde kendilerini farklı şekillerde  ifade etmeye çalışıyor olsalar da, aslında "birbirlerinin sadece bir düşünce uzaklığındaydılar"...
Kardeştiler hepsi, komşuydular, akrabaydılar,  hemşeriydiler, vatandaştılar, arkadaştılar, dosttular...

An be an yaptıkları tercihlerle yazdıkları  öyküler onlara tek, birbirinden bağımsız  gibi gelse de,  yeryüzünden bir gün yok olup gittiklerinde, gelecek nesillere hep birlikte sadece  tek bir öykü bıraktılar!!! ”

2 Haziran 2013
Haşim Arıkan

16 Nisan 2013

Hayat bilinmeyen bir ülkede uzun ve çetin bir yolculuk gibi...


Dolu dolu yaşamak istiyorsun, herkes gibi sen de duyusal varoluşu arzuluyorsun.
Arzuların  seni yeni, farklı deneyimlere doğru  sürüklüyor.
Her yeni deneyimse, yeni bir keşfe, kendini biraz daha bilişe.

Yaptığın seçim sonrası yaşam şansı bulan her deneyim, ilk önce bilinci kıpırdatıyor.
Bilinç, zihni yaşanmakta olanı projekte etmesi için uyandırıyor.
Zihin onu, yılların onda oluşturduğu düşünce kanallarına, kendi tarzına göre senin için renklendiriyor.

Kimi zaman dünyayı keşfetmek adına kendini unutuyorsun, kimi zamansa kendini bilmek için dünyayı.
Gece gündüz gibi sürekli birbirini takip eden bu, kendini hatırlama ve unutma zihin halleri arasında hayatın boyunca sona ermeyen bir  med cezir yaşıyorsun.
Kimi zaman gerçeğin çekim gücüne kaptırorsun kendini, kimi zaman sahte olanı red edip ondan uzaklaşmaya çalışıyorsun.
Bu dönüşümlü olarak birbirini izleyen ruh halleri arasında sürekli sallanıp duruyorsun sen de herkes gibi.
Bu sallanışlarınla, gel-gitlerinle aslında hayat örgünü her gün biraz daha dokuyorsun.

Durmaksızın devinmek, keşfetmek, gelişmek, ne yaparsan yap değişmeyecek olan tek kaderin. 
Beyninde uçuşan tüm sorular her zaman zihnin senin için projekte ettiği film hakkında. 
Cevaplarsa senin düşüncelerine, senin neyin gerçek olduğu inancına bağlı.

Ve eğer birgün zihnini fethedip, onun ötesine geçmeyi başarabilirsen, düşüncelerini, duygularını, sözcüklerini, eylemlerini de aynı hizaya getirebiliyorsun.
Herşey birlik, bütünlük içinde olduğunda, içte ve dışta süre gelen savaş sona eriyor, olmakta olanla ahenkleşiyorsun.

Ve işte o andan sonra sen artık hayatla uyumlu bir şekilde dans etmeye, onun tadını çıkarmaya başlıyorsun.

16 Nisan 2013
Haşim Arıkan

Fotograf : House M.D.

6 Nisan 2013

Dönüşüm de ,dönüştüren de, dönüşen de sensin...



Ne tuhaftır aslında;

Hem yaşamla uyum içinde akıp gitmek ister, hem de yaşamla inatlaşırsın.
Sırf istemediğin için, kendini bir çok şeyden mahrum bırakırsın.
Koşullanmış zihnin, algılamak yerine eski bilgilere göre değerlendirmeyi  seçer, farklı olan ne çok şeyi birbirine benzetip,  ne çok yeni  görüntüyü, farklı sesi, deneyim fırsatını ıskalarsın.

Önündeki yol her an değişmekteyken, sen inatla, seni ulaşmak istediğin yere götürecek sabit bir haritanın peşinde koşarsın.
Hayat, birbirini izleyen olaylar zinciridir ama sen sürekli birşeylere tutunup, yapışır onlarla birlikte hareket etmeye çalışırsın.

Sözün özü dostum, sen fark edebildiğin kadarsın.

Kabul etmelisin ki sen, kendinin hem yaratanı, hem de tutsağısın.
Hayatın ancak düşünebildiğin kadarını kendine yaşatırsın.

Deneyimlerini sözcüklerle sınırladığında, düşüncelerinle kısıtladığında muhteşem ve görünmeyen birçok şeyi kaçırırsın.
Farkına varamazsan eğer, sen de herkes gibi, bilmeye değil, bilinenlere alışırsın.

5 Nisan 2013
Haşim Arıkan


Fotograf: James Dean

10 Ocak 2013

Sen de olmayan neyi ben sana verebilirim ki?



Bir kaç gündür keyfim pek de yerinde değil.  Biraz olsun rahatlayabilirim umuduyla onunla sohbet için fırsat kolluyorum.  Ara, ara kapısının önünden geçiyorum. Şansıma, ya odasında yok, ya da birileriyle toplantı halinde. En sonunda onu odasında yalnız yakalar yakalamaz kendimi içeriye atıyorum. Yüzüme bakıp da halimi fark edince gülümsüyor sadece ve ilk cümle için susup, sözü bana bırakıyor.

“Karmakarışığım bu aralar. Kendimi sanki düşünce bulutlarının içinde kaybolmuş gibi hissediyorum. Kafamın içinde sürekli bir mırıltı, bir faaliyet var. Kendimle ilgili bir sürü cevapsız soru, bir yığın zayıf düşünce sürekli uçuşup duruyor beynimin içinde. Beni bu durumdan kurtaracak bir sırrın varsa lütfen bana söyle.”

Gülümsüyor. “Biliyor musun?  Senin tek bir sorunun var aslında. Kendine bir türlü güvenememen. İhtiyacın olan tüm kendini bilişe her zaman sahipsin. Lütfen kendine sana kendini kanıtlaması için şans ver.  İçinde daha derinlere ulaşmak, içindeki zenginliklerle, bilgeyle tanışmak için daha fazla çaba harca. Yaptığın sorgulamalara bütün zihninle, kalbinle, tüm varlığınla katıl. Kendine sorunu yöneltikten sonra, onun içine işlemesine, mayalanmasına izin ver.  Sen de fark edeceksin ki aslında aradığın cevaplara ulaşmak için kendinden başka hiç kimseye ihtiyacın yok.

Söyler misin? Ben sen de olmayan neyi sana verebilirim ki? “

Eminim ki ben zihnimdeki düşünce bulutları içinde kendimi kaybolmuş hissederken, o aynı bulutların içinde, masmavi gökyüzünün, güneşin, ayın, yıldızların tadını çıkartıyor.

Aramızdaki tek fark ise düşüncelerimiz! "Neyin gerçek olduğunu düşündüğümüz!"

10 Ocak 2013
Haşim Arıkan

 Fotograf: Christian Bale

25 Aralık 2012

İlişkiler ve düşünceler...

Diyorum ki;
Hayatımı artık hiç bir şey düşünmeksizin yaşamak istiyorum…

Diyor ki;
İnsan düşünmeden yaşayamaz!
Yaşamak “ilişkiler ve -onlara dair- düşünceler" dir.
İnsan olmayı seçip, ruhunun üzerine bu bedeni giydiğin gün bu gerçeği de kabul etmişsin demektir.
Doğmak, ilişkilere ilk adımı atmaktır.
İlişkilerse düşünmek.
Düşünmek, hissettiklerini tanımlamaktır.
Tanımlarınsa,
Sevgidir.
Acıdır,
Özlemdir..
Öfkedir.
Nefrettir.
Aşktır.
Korkudur.
Mutluluktur....
.......
....

Diyorum ki;
Ben yoruldum artık yaşamaktan, yaşadıklarımdan.

Diyor ki;
İnsanı yoran, bitmeyen tekrarlardır.
Oysa yaşamak, hiç durmadan ileriye yürümektir.
İleriye yürümek, sana yeni ilişkileri getirir.
Yeni ilişkilerse, yeni düşünceler için sana yeni bir şans verir
Yeni düşünceler ise sana daha önce yaşadıklarını bile farklı hissettirir.

Yaşanan bu değişim;
Kimilerine göre kendini red etmektir.
Kimilerine göre ise kendini keşfetmek.

Kolay olan,
Bu değişimi red edip, zihnindeki düşüncelere esir düşmektir. Hep aynı düşüncelerin, seni sürekli aynı hislere ulaştıran o kısır döngüsüne kendini hapsetmektir.

Önemli olan,
Tutarlı olmak değil. Her zaman kendin için en doğru olana ulaşmayı istemektir.
Senin için doğru olanı bulabilmek içinse önce kendini tanıman, keşfetmen, anlaman gerekir.
Kendini tanıman, anlaman ise “yaşadığın ilişkiler ve -onlara dair- düşünceler” in sayesinde gerçekleşir.

06 Temmuz 2009
Haşim Arıkan

Fotograf: Promised Land

24 Aralık 2012

Günahların da içtenlikli bir günahkara öğretecekleri var, tıpkı erdemlerin bir ermişe öğrettikleri gibi...


Hayat hayatla besleniyor, insan hayatla, yaşadığı ilişkilerle.
Gece gündüz gibi sürekli yer değiştiriyor herşey.
Bir kendini hatırlıyor insan, bir unutuyor.
Bir özgür bırakıyor, bir yargılıyor, tutsak alıyor.
Kimi zaman gerçeklere ulaşmaya çalışıyor.
Kimi zaman sahte olandan uzaklaşmaya.
Aslında sahte olandan uzaklaşırken gerçeklere de yaklaşıyor.
Gerçeklere ulaşmaya çalışırken de sahte olandan uzaklaşıyor.

Geldiği her yol ayırımda bir tercih yapıyor - kah ipleri düne bağlı düşüncelere dalarak, kah hayalinde canlanan görüntülere bakarak- aynı zamanda da bir şeylerden vazgeçiyor.
Yürümeye başlıyor, seçtiği, girdiği yolda.
Ardından tereddütler,korkular, endişeler yeşermeye başlıyor beyninde, acaba bu yol doğru olan mı diye!
Varsayımlar, önyargılar -bulutların güneşi etkilemeksizin örtmesi gibi- gerçekleri yavaş yavaş kapatmaya başlıyor.
Yüreğinde çalan şarkılar bir süre sonra yerini çığlıklara bırakıyor.

Oysa yolun hiç bir önemi yok. Önemli olan sadece ileriye doğru yürümek.
Olmak zorunda olan her zaman olmaya devam ediyor.
Daima devinen, öğrenen, keşfeden, gelişen olmak insanın istese de vazgeçemeyeceği kaderi.
Yürüdüğü sayısız yolun sadece en sonuncusu onu hedefine ulaştırsa da, ondan önce yürüdüğün tüm yollar, onu varmak istediğin asıl hedefe biraz daha yaklaştırıyor.
İçten, dürüst, kararlı yürümeye devam etmek belki de tek koşul.
Yeni bir farkındalığa ulaştırdığı sürece neyi yaşadığının bir önemi var mı ki?

Günahların bile içtenlikli günahkara öğretecekleri var, tıpkı erdemlerin bir ermişe öğrettikleri gibi.

Yürüdüğü yolda gördüğü, işittiği, dokunduğu, hissettiği, düşündüğü, umduğu herşey tamamen öznel.
İsimsiz olanı isimlendiren, tanımsız olanı etiketleyen, şekilsiz olanı şekillendiren insanın yine kendisi.
Su nasıl içinde bulunduğu kap tarafından şekillendiriliyorsa.
Yaşananlar da tamamen zihin tarafından şekilleniyor, projekte ediliyor, kendi tarzında renklendiriliyor.
Herşey zihinde oluşmuş neyin gerçek olduğu kanısına bağlı.
İnsan aslında kendi iklimini kendisi yaratıyor.

Ne büyük tesadüf ki!
Bütün yollar sonunda insanı kendisine ulaştırıyor.
Her yolun sonunda insanı sadece kendisi bekliyor.
Yol insanın kendinden geçerek onu kendinden öteye götürüyor.

En sonunda birlikte yürümeye başlıyor insan yolları kendisiyle, kendinle arkadaş oluyor, birlikte yürümek hoşuna gitmeye başlıyor, kalbinde sevgiye yer açıyor.
Kendine güvendiğin de içinde darmadağan duran herşey yerli yerini buluyor.
İçeride herşey dingin olduğunda hayat da olağanüstü bir canlılık kazanıyor.
Sonunda gururundan değil, kendi ışığı kendine yettiği için kimseden bir şey beklememeye istememeye başlıyor.

Güzeli olan da hiç sahip olmadığını bulmaya çalışmak yerine, asla kaybetmemiş olduğunu, senden alınamaz olanı bulmak değil mi zaten?
Geçici olanın içinde kalıcı olanı, gerçek olmayanın içinde gerçek olanı “kendini” bulmak.

Kendini olduğun gibi kabullenmek, kendinin farkında olmak, bilgeliğin, anlamanın da başlangıcı sanki...

25 Mart 2012
Haşim Arıkan

Fotograf : Safe House

14 Aralık 2012

Sen, ancak düşüncelerin kadar özgürsün.



Düşüncelerinle yaşamını nasıl etkilediğini fark etmeden yaşamaya devam ediyorsun...
Kendine bakıpta görmeden, kendini duyupta işitmeden...
Aynı düşüncelerin hapsinde, yaşamı sürekli tekrar ederken...

Yaşadıklarını tanımladığın o düşüncelerin, geçmişle sınırlı olduğunu gözardı ederek sürekli herşeyi yargılıyor, tartıyor, karşılaştırıyorsun.

Peki ya gerçek!
Gerçek dediğin şey hangisi sence?
Birşeyi ilk defa yaşadığında, duyusal olarak hissettiğin o ilk tanımsız an mı?
Düşüncelerin ona bir anlam yüklediği, sonraki zaman mı?

Korkularını yaratan, sana hayatı sürekli frene basarak yaşatan hangisi?
Yaşadıkların mı?
Düşüncelerinin onlara yüklediği anlamlar mı?

Düşünüyor musun hiç?
Acaba gerçeği ne kadar gerçek, ne kadar duyusal yaşayabiliyorsun?
Yaşayacaklarına ne kadar önyargısız, beklentisiz yaklaşabiliyorsun?
Geçmişle örselenmiş seni ardında bırakıp, yaşayacaklarını hiç bir şey düşünmeden, tamamen yargısız, kuralsız ne kadar yaklaşabiliyorsun?

Unutman gereken neleri, sürekli hatırlıyor?
Hatırlaman gereken neleri, sürekli unutuyorsun?

Farkında mısın?
Sen ancak düşüncelerin kadar özgürsün.
Kendine, hayatın ancak düşünebildiğin kadarını yaşatıyorsun.

Yaşamak, derken de...
Hayat her zaman senden, senin cevabını beklese de.
Sen sadece, olan bitene kendi içinde bir tepki veriyorsun...

01 Ağustos 2009
Haşim Arıkan


Fotograf: Tell-Tale

13 Aralık 2012

Ne olmadığını fark ederek, ne olduğunu keşfediyorsun.


Merak ediyorsun!
Var olduğunu bildiğin gibi, ne olduğunu da bilmek, kim olduğunun daha fazla bilincine varmak, daha fazla aydınlanmak istiyorsun.

Doğduğunda dahil olduğun inanç sistemi sana artık dar geliyor.
Senin için önemli olan bir çok şey zamanla önemini yitirmeye başlıyor.
Bugüne kadar sana kabul etmen için sunulanları, yaşanarak bilinene çevirmek istiyorsun.

Bugüne kadar farkına varamadığın bazı şeylerin farkına varabilecek bilince kendini adım adım sen taşıyorsun.
Bilincini bu yeni akışa sen, kendin açıyorsun.
Ve artık pek çok yeni olasılık oluşmaya başlıyor önünde.
Bugüne kadar hep fiziksel olarak algıladığın hayat, artık ruhsal olarak sana birşeyler ifade etmeye başlıyor.

Kendini kısıtlamalardan, engellerden arındırmanla birlikte yeni bir keşif yolculuğu başlıyor senin için.
Mutluluğa ulaşabilmek için duygularına, düşüncelerine şablon oluşturmaya ihtiyacın olmadığını keşfediyorsun.
İçinde birşeyler dışarı çıkmak için harekete geçiyor.
Bir felsefeye, bir guruya ihtiyaç duymaksızın kendin, kendini anlamaya başlıyorsun.
İcat edilmiş bir anlama sahip yaşamdan, kendi başına bir anlama sahip yaşamına doğru yürüyorsun.
Kendini sen motive ediyor, sen harekete geçiriyor, sen yaratıyorsun.
Yaşadıkların sonucu elde ettiğin doğrudan bilme ile ilgili bir deneyim bu hissettiklerin.

Ne olmadığını fark ederek, ne olduğunu keşfetmeye başlıyorsun.

Derinlerinden gelen bir mutluluk hissi yavaş yavaş varlığının bütününe yayılıyor.
Bu sana kendini özgür hissettiriyor.
İçini yaşam sevinci dolduruyor.
Bedenin rahatmaya başlıyor, ruhun huzurla tanışıyor.

Kendinin farkına varabilmenin, kendine yetebilmenin, kendini anlayabilmenin, kendini sevebilmenin, olması gerekene bulaşmadan, olduğun gibi yaşayabilmenin heyecanı kaplıyor içini.
Ve sen yaşam adı altında sana verilmiş olan o muhteşem armağanın gerçek tadını almaya başlıyorsun...

19 Kasım 2010
Haşim Arıkan

Fotograf: God grew tired of us

11 Aralık 2012

Her şeyin başlangıcından önce ve bitiminden sonra da hep var olan. Ne doğumu ne de ölümü olmayan...


“Kendimi fark etmek istiyorum yardım et bana.” dedim.

“Eğer gerçekten kendine ulaşmak istiyorsan başkasının ayaklarına ihtiyacın yok.”
dedi.

"Sadece kabul et kendini.
Kendinle kal...
Arzunla kal...
Özleminle kal...
Acınla kal...
Neyi hissediyorsan, neyi yaşıyorsan onunla kal...
Kabullen onu...

O zaman onun içinde birinin olduğunu fark edeceksin
Her zaman kolayca ulaşabileceğin, sana çok yakın, tüm sorularına cevap verebilecek birini.
KENDİNİ

13 Kasım 2011
Haşim Arıkan

Fotograf: The Curious Case of Benjamin Button

10 Aralık 2012

Düşünce gölgeleri…


Düşündün mü hiç, acaba hangisi daha çok korkutuyor seni?

En zayıf yönlerinin başkaları tarafından fark edilmesi mi?
Yoksa tamamen olduğun gibi görünmek mi?
Aslında ikisi arasında pek de fark yok değil mi?

İnsan korkuları sayesinde, kendini imajların arkasına saklamakta zamanla nasıl da ustalaşıyor.

Tuhaf olan ise insanın bir taraftan mutlu olmayı, sevilmeyi arzulayıp, diğer taraftan korkuları yüzünden hayatı, hissedilmeden, el sürülmeden, sevgi ihtiyacını belli etmeden yaşamak istemesi.
Bir yandan düşleyip öte yandan bağımlı olmayı seçmesi.
Zaman içinde kendinin yargıcı, gardiyanı ve celladına dönüşmesi.

Bizi bu noktaya taşıyan ise, olduğumuz gibi göründüğümüzde sevilmeyeceğimiz, red edileceğimiz endişesi.
Neticede bizler aslında diğer insanların hakkımızda düşündükleriyiz değil mi!
Yeterince iyi olmadığımız için, asla almamalıyız gerçekte kim olduğumuzu belli ederek yaşama riskini!

Söyler misin? Seninde kendini bildiğin günden başlayarak, beynine itinayla bu düşünceler yerleştirilmedi mi?
Hepimizin hayattaki en önemli rolünün uyum sağlamak olduğu, kabul görebilmek için birbirimize benzememiz gerektiği sana da sabırla öğretilmedi mi?
En anlaşılmaz tarafı ise bu düşünceleri beynimize yerleştirenlerin kimliği!

Hayatı böyle korkak ve kaçak yaşamak çözüyor mu acaba herşeyi?
Böyle olunca hiç incinmiyor mu insanın duyguları, benliği?
İnsana hiç zarar vermiyor mu bu korkaklığı, cesaretsizliği?

Yoksa insanın esas kalkanı kendi saflığı ve sevgisi değil mi?

Ne olur acaba korkularımızı yaratan düşüncelerimize bu kadar esir düşmesek.
Sürekli tedbirli hareket edip hayatı masanın altında, kendimizi saklayarak yaşamak yerine, pencerenin önüne dikilip payımıza düşen her ne varsa hepsini kabullenerek yaşamak istesek.
Sevgi isteğimizi, en insani yönlerimizi saklamaya çalışmadan sergilesek.
Duygu doğamıza, otantik benliğimize saygı göstersek. Onları özgür bırakmayı denesek.

Ne olur güven duygusuna, belli sonuçlara ihtiyaç hissetmesek?
Herşeyimizle yaşanan anda olabilsek,
Kırılsak, incinsek, yaralansak.Yanlış yapsak, yanılsak. Red edilsek.
Sonra yeniden denesek.
Her seferinde yine yeniden sevsek.

Farkına varamaz mıyız?
Geriye dönüp baktığımızda yaptıklarımızdan daha çok yapamadıklarımız için pişmanlık hissettiğimizi.
Kaçtığımızı sandıklarımızdan aslında kaçamadığımızı, onların her seferinde farklı maskeler takarak bize geri geldiğini.
Bu şekilde yaşayarak sadece kendimizi yalnızlığa mahkum ettiğimizi,

Farkına varamaz mıyız?
Böyle yaşarken aslında ne çok şey biriktirdiğimizi, ne çok şey keşfettiğimizi.
Yaşadıklarımızın özündeki, büyümemizi sağlayan o mükemmelliği.
Ön yargılarımızdan, yanlı tutumlarımızdan kurtulduğumuzda çevremizdeki herşeyin nasıl olağanüstü derecede ilginç ve canlı hale geldiğini,
Hayata beynimizdeki düşüncelerin gölgesinden bakmadığımızda, hayatla aramızda oluşan o sıradışı ilişkiyi,

Fark edebilir miyiz acaba?

10 Kasım 2010
Haşim Arıkan

Fotograf: The Burning Plain

4 Aralık 2012

Geçici olanın içinde, kalıcı olan...


Düşündün mü hiç?

Acaba sen, gerçek seni ne zaman ve neden terk etmeye başladın?
Kimler kopardı, seni senden?
Her geçen gün seni kendinden biraz daha uzaklaştıran yola seni kimler çıkardı? Kimler seni bugünlere taşıdı?
Kimler öz benliğinin yeterince iyi olmadığına, kendi ruhunun sana yetemeyeceğine seni inandırdı?
Sevilmek için, içinden gelenler dışında başka bir şeyler de daha yapman gerektiği yalanıyla seni kimler kandırdı?

Düşündün mü hiç?

İlk ne zaman vazgeçtin içinden geldiği gibi yaşamaktan?
Kendini açıkca ortaya koyup, ben buyum diyebilme cesaretini ilk ne zaman yitirmeye başladın?
Kendi ışığının seni yeterince aydınlatamayacağına seni kimler inandırdı?
Kim aradığın doğruların, gerçeklerin, senin değil de başkalarının içinde saklı olduğu yalanıyla seni kandırdı?
Dışarıdaki dünyanın içindeki dünyadan daha gerçek olduğuna seni kim inandırdı?

Biliyor musun?

Kendimizden her ne sebepten dolayı, her kim yüzünden, her ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, nasıl bir hayat yaşıyor olursak olalım, içimizde kaynağı biz olan, bizden başka hiçbir kimsenin bize veremeyeceği bir kıvılcım hep vardır. O küçük kıvılcımdır bizi her koşulda ayakta tutan ve günü geldiğinde, kendimizi artık hazır hissettiğimizde, zaman içinde uzaklaştığımız “ben” e, bizi yeniden yakınlaştıran.

Kendimizi özgür, mutlu, huzurlu hissettiğimiz, içimizdeki saklı cennete bizi ulaştıran...

7 Ağustos 2011
Haşim Arıkan


Fotograf: The Bourne Ultimatum

Memnun musun hayatından?


Farkında mısın?

Sen de herkes gibi varlığınla dünya için her gün yeni gerçekler üretiyor, gerçeğin sonuçlarını yaratıyorsun. Tüm eylemlerin, düşüncelerin, duyguların senden ayrılıp dünyanın bir gerçeği haline dönüşüyor. Hafızalara yerleşiyor. Hafızaların aynasından yaşananlara yansıyor.

Her kelimen, her davranışın, düşüncenin bir aracı, dünyada oluşan bilginin bir kaynağı.

Söyler misin, gerçekten memnun musun hayatından?

Yaşadığın hayatla bazı şeylerin mümkün olabileceği konusunda dünyayı cesaretlendirebiliyor musun?
Ürettiğin yeni gerçekliklerle, dünyaya temiz bir havadan, yeni bir soluk getirebiliyor musun?
Tekrarlarla değil, farklı gerçeklerinle dünyayı neşelendirebiliyor musun?

Sözün özü dostum;

“Hayat adı altında” dünyaya imzanı atman için sana sunulan şansı, sen iyi değerlendirebiliyor musun?

29 Kasım 2009
Haşim Arıkan

3 Aralık 2012

Eski aşkların olumsuzlamalarıyla, yeni aşklara yelken açmak...



Çarşamba günü duruşması vardı. İkinci evliliği de iki gün sonra artık kağıt üstünde de son buluyordu. Evlilik konusunda neden bir türlü başarılı olamadığını düşündü. Daha önce bir çok defa can simidi olarak sarıldığı“Hayatta başarısızlık diye bir şey yoktur sadece deneyim vardır.”cümlesi bu defa işe yaramadı.

Hayat -yaşarken farkında olmasa da-seçimleri neticesinde ulaştığı her yeni gerçeklikle insanı bir yerlere doğru çekiyordu. Belki de hayatın çekim gücü, her yeni deneyimle insanı onun için en doğru olana doğru yaklaştırıyordu. Eğer attığı sayısız adımın sadece sonuncusu insanı asıl hedefine ulaştırıyorsa, onu o hedefe yaklaştıran ondan önce adımlar nasıl başarısızlık olarak değerlendirilebilirdi ki? 

Başını oturduğu koltuğa dayayıp gözlerini kapadı.  Kapamasıyla birlikte zihninde oluşturduğu anılar koleksiyonunun, ilişkilerinin henüz yeni başlamış olduğu o ilk günlere ait nadide bir parçası, bir anda fırlayıp gözlerinin önüne düşüverdi. Yaşadığı o harika anların görüntülerinin yüreğinde yarattığı titreşimle gülümsedi.

İnsan her seferinde inatla,  zihninin onun için hazırladığı tuzağa düşüyordu. İlişkinin en başında hep birbirinin neleri sevdiğine odaklanırken, sonrasında karşısındakinin onu tedirgin eden davranışlarına odaklanmaya başlıyordu. Mutlu olmak, hayattan keyif almak, huzur içinde yaşamak arzusuyla başlayan o baş dönürücü deneyim bir süre sonra, sürekli itelenen, mücadele edilen bir hale dönüşüyordu. ”Aşk” adıyla başlayan o müthiş birliktelik, sessiz, umutsuz bir kader birliğine dönüşüyordu.

Tuhaf bir duyguydu aşk aslında, onu dolu dolu yaşayabilmen için önce aklını başından alıp sana kendini unutturuyor, kendini yeniden hatırlamaya, fark etmeye başladığındaysa sana artık tat vermiyordu.

Neydi acaba aşkı bu tuhaf döngüye hapseden şey;
Onu düşüncelerin yörüngesine oturtmaya çalışmak, zihnindeki düşüncelerin bağlarından kurtarıp onu özgür bırakamamak mıydı?
Karşındaki insanı daha tanımadan, onunla yaşayacaklarının kararını vermek miydi?
Onu zihninde yarattığın harika bir tablonun içine hapsetmek miydi?
Yoksa onu hiç bir şeyle karşılaştırmadan keşfedememek miydi?
Ya da onu sırf gereksinim duyduğun, bir fikre dayandırdığın için istemek miydi?

İnsan,  içsel hareketlerinin, dalgalanmalarının farkına varamadıkça,yüreğinden geçenleri,düşünce biçimini anlamadıkça galiba bu tuhaf  döngüyü ne yaparsa yapsın değiştiremiyordu!

Her bitiş sonrasında olduğu gibi, yine içindeki o büyük gücün harekete geçtiğini hissetti.  Bu sanki insanın hayatta kalmak için desteğe ihtiyacı olduğu zamanlar da içinde uyanan ilkel, vahşi bir şeydi. Yangınlar ormanları kül ettikten sonra açan vahşi çiçekler gibi. Bir çok insan korkup, onu kalplerinin derinliklerinde saklıyordu. “Özgürlük” dü bu büyük gücün adı.

İnsan hayatı boyunca hep gerçekten olduğu kişi olarak yaşamasına izin verilen yeri arıyordu. Hayatın anlamlı olduğunu hissedebileceği yeri. Yani özgür olduğu yeri.

Peki kendisi sürekli özgür olduğu yeri aramaya devam ederken, acaba yaşadığı ilişkilerde karşısındaki insanı ne kadar özgür bırakıyordu?
Aşkı hiç bir eksiği olmayan bir özgürlük olarak ne kadar yaşayabiliyordu, yaşatabiliyordu?

1 Aralık 2012
Haşim Arıkan

1 Aralık 2012

Belki de hayatın çekim gücü seni olman gereken yöne doğru çekiyordur, sen ona ne kadar dirensen de…


Yine dinlemekte olduğum parçanın, insana kendini sorgulatan sözlerine kendimi kaptırıp düşüncelere daldığım an da gelip buluyor beni.

“Nasıl düşüneceğini değil, ne düşüneceğini öğreten bir eğitim sisteminin ürünüsün sen.” diyerek başlıyor her zamanki gibi sükunetle anlatmaya. “Bu sistemde öncelikle sana aktarılan verileri ezberlemen gerekir. Ne düşüneceğine dair her türlü bilgiye sahip olursun böylece. Ama o bilgiler sana nasıl düşüneceğinle ilgili hiç bir şey öğretmez. Hayat, o bilgilerin sende yarattığı yanılsamalarla akıp giderken, bir gün, içinde güçlü bir ses yükselmeye başlar. Seni, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeyi başarmak, bir katkıda bulunmak için çağırmaya başlar sürekli. O sesi duymaya başladığın an, hayatın anlam safhasına gelmişsin demektir. Bu çağrı yalnızca senin hissedebileceğin, senden başka hiç kimsenin sana anlatamayacağı bir şeydir. Düşünmeye başlarsın hayata geliş amacının ne olduğunu, senin kim olduğunu. Neyi gerçekleştireceğini, evrenin o mükemmel kurgusuna nasıl bir katkıda bulunacağını.

Ama beyninde biriken o veriler sağlıklı düşünmene engel olur. Önce onların etkilerinden kurtulman gerekir. Ancak o zaman herkes gibi senin de içinde doğal olarak var olan bilgeliğe ulaşabilirsin. Bunu yapabilmek çok zormuş gibi gelir sana ama aslında çok basittir. Beynindeki o verilere ihtiyacının olmadığına kendini ikna etmen yeterlidir. Bunu kabul ettiğinde onların düşüncelerine hiç bir etkileri kalmaz. O andan sonra da baktığın herşeyi artık kendi gözlerinle görmeye başlarsın. Kendi doğana güvenebileceğini, onun mücadele yada kontrol edilmesi gereken bir şey olmadığını keşfedersin. Ve onu yaşamak için artık kendine izin verirsin.

Biliyor musun? Hepimiz bir nedenden dolayı yaratılırız. Hepimizin evrenin akışında üstlendiği bir rol vardır. Bunun ne olduğunu anlamamız zaman alabilir. Gençken düşündüğümüz şeye hiç benzemeyebilir. Ona ulaşabilmek için hepimizin seçtiği yollar farklı olabilir.

Bizler zaman zaman bunun tam aksini düşünsekte. Tanrı içinde yaşadığımız bu evrende her zaman bizimle birliktedir. Sabırla bizim hayata geliş nedenimizi bulmamızı, yeteneklerimizi keşfetmemizi, hayallerimize sahip çıkmamızı, korkularımızı fark etmemizi bekler. Onu anlayıp, tüm benliğimizle ona katılabildiğimizde içimizde akmakta olan büyük bir nehir hissetmeye başlarız, o muhteşem nehirin gücü bize hayat verir.

Ve sen başka bir yere gitmeni gerektirmeyecek yere vardığını hissettiğin gün, artık hayatının amacına da bulmuşsun demektir.”


Sustuğunda, "Bir gün böyle bir yere ulaşabilecek miyim acaba?" diye düşünüyorum kendi kendime. Bu düşüncemi fark edince, konuşmasına son bir cümle ile noktayı koyup, yeniden gömülüyor sessizliğine.

“Hiç düşündün mü, belki de hayatın çekim gücü seni sürekli olman gereken yöne doğru çekiyordur, sen her ne kadar ona dirensen de onun çekim gücü senin amacının dışına çıkmana engel oluyordur…”

24 Aralık 2009
Haşim Arıkan


Fotograf: Ses

20 Ekim 2012

Acaba hangi düşlere düşülmüş, hangi düşlere düşülecek,düş karakterleriyiz biz?

Yeni biten bir ilişkinin ardından, hayatın şakülü biraz kaymıştı onun için. Hissettiklerini hissetmiyormuş, düşündüklerini düşünmüyormuş gibi yaşamaya çalışıyordu. Yorgunluğu her geçen gün biraz daha yorgunlaşıyor, düşüncelerinin beyninde ateşlediği fırtına onu bir sağa, bir sola savuruyordu. Yakın geçmişin ağır tozları ise üzerini  kapatmak için büyük bir uğraş veriyordu. Zaman zaman parlayan arzuları ise, üzerine yoğun bir sis gibi çöken isteksizliği bir türlü dağıtamıyordu.

Onun yaşamakta olduğu bu yorucu sürecin farkında olup onu yalnız bırakmamaya çalışan yakın dostlarını az önce uğurlamış ve yine yalnızlığıyla başbaşa kalmıştı. Yalnız kalmasıyla birlikte zihnindeki  korku kaynaklı düşüncelerin harekete geçtiklerini hissediyordu. Onların davetsiz bir misafir gibi gelip, içinde iyice belirginleşmelerine izin verdi. “Geldiler işte yine” dedi. Bu sefer ne kadar süreceğini görmek için bekledi. Kendini bu korkularla mücadele ederken seyretmek tuhaf bir keyif veriyordu bu aralar ona. Sanki o anda korkmakta olan kişinin kendisi olduğunu fark etmiyordu. Yorulduğunu hissetti, içindeki acı ve ızdırap anıları tomarının yarattığı, şiddetinin her  fırsatta biraz daha arttıran bu fırtınadan.

Zihnindeki düşünceleri askıya alıp,  en azından bir süreliğine  kendini bilginin bozamadığı,  dünsüz ve yarınsız bir noktaya doğru taşımaya çalıştı.

Yoksa oyunun kuralı mıydı bu!
Doğmak, ilişkiler yaşamak, mutlu olmak, acı çekmek, korkmak, sevinmek, üzülmek...
Darbe alıp, kırılıp, yaralanıp, kaybolup, yeniden sevmeyi öğrenebilmek... 
Yanılıp, başarısız olup, red edilip, bir daha denemeye cesaret edebilmek... 
Yeniden şekillenmek için önce erimek...

Farklı zamanlarda, farklı mekanlarda, farklı görüntüler ve farklı yüzlerle yaşanan ilişkilerin sonunda, bir gün;
Dünyayı keşfetmek uğruna unuttuğun ben'i fark edip, kendini yeniden inşa etmeye başlamak için, artık hazır olduğunu hissetmek.
İçinde yaşayan gerçek ben'in yıllardır muhafaza edip sakladığı, kaynağı "ben" olan o büyük ateşin, kalan son kıvılcımıyla, dünyadan öğrendiğin gerçek olmayan herşeyi eleyip, yolculuğa gerçek ben'le ve esas gerçeklerle devam etmek.

Önce erimek, sonra varlığını yeniden teyit etmek.

Beynine temiz bir havadan, farklı bir soluk getiren bu düşünce rahatlatmıştı onu, yüreğinde kabaran sevginin sıcaklığıyla gülümsedi. 

Galiba insanın aradığı cevaplar, sözcük ve düşünce aralıklarında ki, bilginin bozamadığı  bu sessizlik anlarında gizliydi...

17 Haziran 2011
Haşim Arıkan

19 Ekim 2012

Hayatı aynı anda hem yaşayıp, hem anlayamadım...


Önce gördüklerim, duyduklarım, hissettiklerimle, dünyaya dair zihnimde şablonlar yarattım.
Sonra öğrendiğim her yeni bilgiyi, geçmişle özdeşleştirip, bu şablonları bir kez daha doğrulattım.
Bir süre sonra düşünsel özgürlüğünü kaybedip, kendi yarattığı masalın içinde sıkışıp kalmış, bir tutsaktım.
Ne olduğumu unuttuğum için girdiğim bu hapishaneden, ne olduğumu hatırlayamadığım için çıkamadım.

Ulaşmaya çalıştığım gerçeklerden bir düşünce mesafesi uzaktaydım!
Ama zihnimde yarattığım o şablonlara ihtiyacım olmadığına kendimi bir türlü inandıramadım.
Düşüncelerin bağından kendimi kurtarıp, hayatı dilediğimce yaşayamadım.

Ben düşüncelerimle, hayatımın arasındaki ilişkinin farkına çok geç vardım.
Hayatı aynı anda hem yaşayıp, hem anlayamadım!

28 Haziran 2010
Haşim Arıkan


11 Ekim 2012

Bütün sorun kendini tarif etmek suretiyle sınırlamaya çalışman...




Yoğun bir iş gününün bitimine dakikalar kala kapıdan başını uzatıp yüzüne yerleştirdiği en şirin ifadesiyle Bu akşam için bir planın var mı?” diye soruyor. “ İstinye’ye sahile inip, biraz deniz havası alıp, sohbet etmek ister misin benimle?” Ona nasıl hayır diyebilirim ki? Onunla sohbet benim için bir lüks,  seve seve kabul ediyorum.

Kendimizi deniz kenarındaki bir kahveye atıp orta şekerli birer türk kahvesi söylüyoruz. Kahvesinden aldığı o ilk yudumun midesine doğru yaptığı yolculuk devam ederken, o da elindeki fincana bakarak başlıyor her zamanki gibi -her biri zihnimde  yeni yeni pencereler açan- cümlelerini sıralamaya. “Fincan” diyor “Hammaddesiyle, şekliyle belli bir amaca hizmet eder. Ama içindeki boşluk özgürdür. O ancak fincanla bir bütün olarak düşünülürse fincanın içinde sayılabilir. Bunun dışında o sadece boşluktur. Biz de bir bedenimiz olduğu sürece bedenmiş gibi görünürüz. Bedenimiz olmadığında ise bedenden ayrılmış değilizdir. Sadece “biz” izdir.

O kahvesinden bir yudum daha almak için es verdiğinde, ben onun bu anlattıklarını sindirmeye çalışıyorum. Bir süre sessizce kahvesini yudumlayıp, etrafımızdaki masalarda oturmakta olan insanları izliyor.

"Biliyor musun? Adına dünya dediğimiz bu sahne “ben bedenim” temel fikrinin ipine dizilmiş geçici haller sinsilesinden başka hiç bir şey değil aslında."

Peki o zaman gerçek olan ne? diyorum. İnsan kendisi hakkında esas gerçeği nasıl öğrenebilir?

"İnsana kendisi hakkındaki gerçeği ne bedeni, ne de zihni verebilir. Beden onu sınırlar, zihin ise herşeyi anıya dönüştürüp biriktirir ve onu bir tutsağa çevirir!

Kendimiz hakkındaki asıl gerçeği bilmek ve onunla birlikte gelen büyük huzuru yaşamak istiyorsak bir tek bir yeri, kendi içimizi kazmamız gerekir. Bize gerçekten yardımcı olabilecek en büyük guru, kendi iç benliğimizdir.

O, bedenin ardındaki güç, gözün ardındaki göz, zihnin ardındaki zihindir..."

26 Aralık 2011
Haşim Arıkan