Kayıtlar

Kasım, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Aşktan artakalan...

Resim
Aynada makyajını silerken “Tebrikler” dedi. “Bugün çok başarılıydın, onun karşısında güçlü ve mağrur kadını oynarken. Oskarlık bir performanstı sergilediğin. Gözünden tek bir damla yaş bile gelmedi. Peki onun karşısında ağlamadın, ağlamamalıydın. Artık evde ve yalnızsın hala neden ağlayamıyorsun? Kime, neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Hala anlayamıyorsun değil mi, kendine nasıl ihanet ettiğini? Şu haline bak, kendinle ilgili beyninde oluşturduğun imajlar yüzünden ayrılık acısını bile dolu,dolu, özgürce, dibine kadar yaşayamıyorsun. İşte bu yüzden yaşadığın her şey, hep eksik, hep yarım. Hepsi içinde tutuklu. Hepsi senin tarafından tamamlanmayı, en sonuna koyacağın noktayı beklerken, her gün biraz daha çürüyorlar. Kendini her geçen gün biraz daha dolan, bir duygu çöplüğüne dönüştürdüğünün farkında değil misin?” Gözlerini kapattı. Ellerini avuç içleri, ağzını ve burnunu kapatacak şekilde yüzünde birleştirdi. İşaret parmaklarıyla bir türlü boşalamayan göz pınarlarına dokunurken, önce iç…

Seni seviyorum...

Resim
Onu uyandırmamak için usulca doğrudu yataktan. Ses çıkmasın diye terliklerini bile giymedi ayağına. Cama doğru yürüdü yalın ayak. Hafifçe perdeyi araladı ve köşebaşındaki çiçekçi kadına baktı. Henüz gelmemişti. Güneşin kendini hissettirmeye başladığı, pırıl, pırıl bir hava vardı dışarıda. Camın önündeki koltuğa oturdu ve onu seyretmeye başladı. Tatil günlerinde onu uyurken seyretmek, seyrederken de ona olan aşkını yüreğinde hissetmek büyük bir keyif veriyordu ona. Gülümsedi. Her zamanki gibi büyük bir başarıyla üzerindeki pikeyi yine beline dolamıştı. Yaz sıcağının etkisiyle omuzlarını ve ayaklarını tamamen açıkta bırakmış, kollarını yastığının altına sokmuş, daha doğrusu yastığına sarılmış, sol ayağı karnına doğru çekili, yüzükoyun yatıyordu yatakta. Üzerine sinmiş olan, ten kokusunu hissetti o anda. Derin bir nefesle ciğerlerine doldurdu bu muhteşem kokuyu. Gözlerini yavaşça kapadı. İlişkilerini düşündü. On yıl olmuştu onunla hayatı paylaşmaya başlayalı. Daha önce yaşadıklarına hiç…

Anne neden ben?

Resim
- Lisedeyken bir şey anlatmak istediğinde ve iyi anlatamayacağını gördüğünde hikayeleştirirdin. Şimdi de bunu yapabilirsin.
- Anladım.
- Bekliyorum, ben bir kahve alacağım. Sen de o sırada kur hikayeyi.
- Geldim anlat bakalım neden keyfin yok senin.
- Bak, en çok istediğin hayal ettiğin şey ne?
- Bunu biliyorsun zaten. Bir bebek.

- Peki hikaye başlıyor. Bir gece yatağında uyurken uyanıyorsun. Etrafına bakıyorsun. Kendini tuhaf hissediyorsun ama bir neden bulamıyorsun o an. Akşam yemeğini biraz fazla kaçırdım diye düşünüyorsun. Ve o an mucize gerçekleşiyor. Tanrı ete kemiğe bürünüp karşına dikiliyor. Sersemliyorsun ne olduğunu anlamıyorsun korkuyorsun. Ama bağıramıyorsun ve kaçamıyorsun. Tanrı seninle konuşmaya başlıyor. “ Sana bir yük vereceğim ve bu yükü soru sormadan yargılamadan benim için taşıyacaksın.” Diyor. İtiraz ediyorsun ama Tanrı devam ediyor. “Ben Tanrı’yım ve seni ben yarattım, itiraz etme seçeneğin yok. Bu yük artık senin” diyor. Cevap veremiyorsun. Ve tanrı devam ediyor. “ Sa…

Bozmalıyım artık bildiğim tüm ezberleri....

Son günlerde dünya da yaşananlara bakıyorum da; Yepyeni bir kapı açıldı artık önümüzde. İstesek te, istemesek te hep birlikte geçeceğiz o kapının içinden. Değişerek, yenilenerek, ögrenerek.

Kendi adıma biliyorum ki, açılan bu yeni kapının öteki tarafına geçmeden önce bozmalıyım bugüne kadar öğrendiğim bütün ezberleri.

Öğrenmeliyim artık;

Tutumlu olabilmeyi,
Gelecekte oluşacak geliri mi bugünden harcamak yerine, bugün cebimde var olanı artırıp biriktirebilmeyi,
Beni baştan çıkarmak için düzenlenen kampanyalar karşısında irademe sahip olabilmeyi,
İhtiyacım olan şeyleri bana daha ucuza satan, unuttuğum o küçük marketlerin, dükkanların yerlerini,
İstediğim herşeyi satın alamazsam ölmeyeceğimi,
Çocuğuma bazı istekleri için hayır diyebilmeyi,
Aynı işi, hatta daha fazlasını daha az ücret karşılığı yapabilmeyi,
İhtiyacım olduğunda ek işlerde çalışabilmeyi,
İşsiz günlerim de her sabah sabırla ve umutla, güne uyanabilmeyi,
İşsiz kalan dostlarıma her zaman sabır ve umudu aşılayabilmeyi,
Küçük şeylerden daha …

Yoksa siz de ezik misiniz?

Geçenlerde depoda eski bir evrağımı aramakla meşgulken 09 Aralık 2007 tarihli Hürriyet’in Pazar eki geçti elime. Ayşe Arman’ın Psikiyatr Cem Mumcu ile yaptığı röportajın olduğu sayfadaki başlığa takıldı gözlerim. “ Yoksa siz de ezik misiniz?” di bu ilgimi çeken başlık. Sonrasında da şöyle devam ediyordu bana bu satırları yazdıran yazı. “Geçenlerde genç bir hastam “Ezik” kavramından söz etti bana. O ne biliyor musunuz? Zor durumda birini gördüğünde hüzünlenen, büyüklerine karşı dikkatli davranan, aç biriyle karşılaştığında acıma hisseden, gözyaşı döken, kısaca diğerlerine karşı saygılı olmak gibi “değerleri” içeren çocukların şu an lisedeki adı “ezik”. Arkadaşları onlara “ezik” diyorlar.”

Peki siz ne düşünüyorsunuz şimdi bu satırları okuduğunuz da?
Sizce bahse konu bu çocuklar kimlerin çocukları?
Başka bir gezegenden mi geldiler dünyamıza?
Nerede yaşıyor olabilir onlar?
Onları yetiştirenler, bu değerleri onlara öğretenler kimler acaba ?

Benim çocuğum yok ya da benim çocuğum onlar gibi değil …

Neden ?

Adam, yakın arkadaşlarından birinin bir açığını yakalamış onun suçlu olduğunu düşünüyor ve bunu mutfakta akşam yemeklerini hazırlamakta olan karısı ile paylaşmaya çalışıyordu. Adam düşüncelerini anlattıkça, kadının sinir katsayısı gittikçe yükseliyor ve bu durum bariz bir şekilde hareketlerine de yansıyordu. Sonunda daha fazla dayanamadı ve itirafları dudaklarından bir anda dökülmeye başladı. Bahse konu adamla bir süredir birlikte olduğunu söylediğinde adam kala kaldı. Yutkundu ve sadece,
- Neden?
Kelimesi çıkabildi ağzından.
“Çünkü, benden hiç bir şey istemiyor” dedi kadın. “Senin standartların o kadar yüksek ki, kendimi bu standartlar karşısında sürekli yetersiz hissediyorum”


Bu cümleyle birlikte beynim seyretmekte olduğu filmden koptu ve kendi ilişkim de dahil olmak üzere, şahit olduğum bir çok ilişki beynimin içinde uçuşmaya başladı. Hepimiz nasıl da tekrarlıyorduk hep aynı hatayı. Birbirimize pek benzemesekte yaptığımız hatalar sanırım hep aynıydı. Ne çok karışıyorduk eşimize, sevgil…

Atatürk'ten anılar...

Bugün 10 Kasım. Ona olan büyük sevgimizi, onun yokluğunun bize yüklediği acıyı, kalbimizde çok daha yoğun hissettiğimiz bir gün, bugün. Onun, bu millete, bu ülkeye kazandırmış olduklarını, bu ülke, bu millet için göze aldıklarını hiç bir şekilde değiştirmeyecek olan insani yönünün tartışıldığı bugünlerde, onun farklılığını, farkını daha iyi anlayabilmek için ondan bize kalmış bir kaç küçük hatırayı daha size aktarmak istiyorum.

Atatürk, yurdumuzu ziyaret etmekte olan Yugoslav Kralı Aleksandr ile, İstanbul'da Dolmabahçe Sarayında konuşurken, konuk kral:
'Ekselans' dedi. 'Biz Türkler'i çok severiz. O kadar çok ki, zamanında Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Lloyd George Batı Anadolu'yu Yunanistan'a önermeden önce bize önermişti. Fakat biz Yugoslavlar, Türkler'i çok sevdiğimiz için Lloyd George'un bu önerisini kabul edip Anadolu seferine çıkmadık.'
Atatürk, kralın bu sözlerine şu yanıtı verdi:
'Haşmetmaap, önce bize karşı olan sevginize teşekkür…

Onları gerçekten ben istiyorum, çünkü...

Farkında mısın? Sürekli bir şeyler düşünüyor, arzuluyor, istiyor ve belki de büyük bir kısmını da gerçekleştiriyorsun. Peki gerçekleştirdiklerin seni ne kadar mutlu ediyor? Onlardan ne kadar keyif alabiliyorsun? Söyler misin? Onları gerçekten de sen mi istiyorsun? Onları gerçekten de sen mi arzuluyorsun?
Onları isterken, hiç dönüp kendine bakıyor musun? Ya da hiç kendine soruyor musun? Gerçekten de onları ben mi istiyorum? diye. Onları gerçekten ben istiyorum. Çünkü....... nün devamını başkalarına değil, kendine getirebiliyor musun? Yoksa esas arzularının, isteklerinin, düşüncelerinin yerine, sürekli dıştan gelen motivasyonun için mi çalışıyorsun? Birilerine kendini kanıtlamak, birilerinin sana hayran olmalarını sağlamak ya da birilerini mutlu etmek için mi uğraşıyorsun?

Onların üzerine bir daha düşünmek ister misin?Onların hangilerinin gerçekten de kaynağı sensin? Hangileri senin bireysel beyninle ürettiğin, tamamen sana hizmet eden gerçek isteklerin? Diye.

Söyler misin? Onların hangile…

Hayat egzersizi...

Geçenlerde üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım bana, yoga hocalarının onlara yaptırdığı bir egzersizden bahsetti. Kesinlikle çok hoşuma gitti bu egzersiz. Hayatı, hissederek, farkına vararak yaşamak adına bence bizlere çok önemli bir ipucu veriyor. Bu yüzden sizinle de paylaşmak istiyorum onu. Bakalım onunla ilgili düşüncelerime siz de katılacak mısınız?

Bu egzersiz için önce, herkes salonun ortasında bütün bir daire oluşturup oturuyormuş. Daha sonra hoca oluşturulan dairenin tam ortasında bir tane mum yakıp, hepsinden bir müddet mumu izlemelerini istiyormuş. Bir süre sonra da onlara gözlerini kapattırıp, mumum etrafındaki küçük ayrıntıları, mumum etrafında neler gördüklerini soruyormuş. Bu egzersizi ilk defa yapanların büyük bir çoğunluğu, sadece muma odaklandığı, bütün dikkatini tamamen muma yoğunlaştırdığı için, mumum etrafındaki ayrıntıları gözden kaçırıp hiç birşey hatırlamıyormuş. Tabi egzersiz tekrar edildikçe, herkes, her seferin de, mumum etrafındaki daha çok ayrıntıyı fa…

Bir ıslahevine gizli kamera girdiğinde oradaki gerçekleri ortaya çıkaran da, suçlanan da o gizli çekimleri yapanlardır.

Son bir kaç gündür ülkece York Düşesi Sarah Ferguson`un Saray ve Zeytinburnu`ndaki zihinsel engellilerin kaldığı merkezlerde yaptığı gizli kamera çekimlerini konuşuyoruz.

Yapılan bu gizli çekimler, etik midir? Değil midir? Sarah Ferguson art niyetli midir? AB sürecinde ki Türkiye’nin imajını bilinçli olarak zedelemek için mi yapmıştır? İşin bu kısmını, bu soruların cevabını, ben bizim değerli medyamıza bırakıyorum.

Ben Sarah Ferguson’un sonucu itibariyle olumlu bir amaca hizmet eden bu davranışının ardında da bir art niyet olmadığını düşünmek istiyorum. Ben, bu noktada aklıma takılan başka soruların cevaplarını arıyorum.

İnsan için doğru olan düşünce şekli acaba aşağıdakilerden hangisidir?
Başkalarını kendi inandığın doğrular için feda etmek mi?
Başkalarının doğru olduğuna inandığı yanlışları için, kendi doğrularından vazgeçmek mi?

Var olduğu iddia edilen kollektif bir beyin tarafından oluşturulmuş, bugünkü mükemmel! düzene göre insanın inandığı doğrular adına yapabileceği şeyler çokta fazl…

İki kişilik yalnızlık...

Sinan Akyüz’ün “İki Kişilik Yalnızlık” isimli kitabı eşimin kitap rafında uzunca süredir gözüm takılıp duruyor. Geçen hafta dayanamayıp alıp bir göz atayım dedim şu kitaba. Göz atmak için diye aldım ama, çok basit ve akıcı bir dille yazılmış olduğu için de bir de baktım kitap bitivermiş. Zaten topu, topu 215 sayfalık bir kitap. Enteresan bir finalle bitirmiş öyküsünü Sinan Akyüz. Yaşanmış bir öykü diye yazıyor kitabında. Allah düşmanımın başına vermesin bence kitaptaki tarzda bir kadın-erkek ilişkisini. Tahmin ediyorum ki Sinan Akyüz’ün bu kitabı daha çok bayan okurların hoşuna gitmiştir. Konu onların ilgisini daha çok çekecek bir türden. Eşi ve çocukları için tabiri caizse saçını süpürge eden, onlar için hayatından vazgeçen, onlar için kendini feda eden bir kadın, sevgisi saygısı gün geçtikçe tükenen bir ilişki, aldatan bir koca.

Kitabı tekrar raftaki yerine koyarken aklıma Mehmet Y. Yılmaz’ın bir yazısında okuduğum canlılar aleminde eşlerine en sadık yaratıkları geliyor. Biliyor musu…

S U S M A !

24 Ekim gecesi, gecenin bir yarısında kan ter içinde uykumdan uyanıyorum. Başucumda duran saate bakıyorum saat 04:00’ı gösteriyor. Bütün ensem ter içinde. Banyoya gidip yüzüme bir kaç kere soğuk su çarpıyorum. Hala gördüğüm o garip rüyanın etkisindeyim. Aklıma oğluma aldığım rüya tabirleri kitabına bakmak geliyor. Ama onu kütüphanede bir türlü bulamayınca internete girip bakmaya karar veriyorum. Bilgisayarı açıyorum. Her zamankinin aksine enteresan bir şekilde bana password sormadan kendi kendine açılıyor. Google’da “rüya tabirleri” yazıp “google’da ara” butonuna basıyorum. Basmamla birlikte bilgisayar kendiliğinden kapanıyor. Daha sonra da ne yaparsam yapayım bir daha açılmıyor. Tam pes edip kalkmak üzereyken bilgisayarın ekranı aydınlanıyor ve ekranda önce “S” harfi beliriyor. İki kere ekranda yanıp sönüyor ve kayboluyor. Sonra sırasıyla;
U,
S,
M,
A,
harfleri beliriyor ve hepsi de iki kere yanıp söndükten sonra kayboluyorlar. Sonrasında ekran yine tamamen kararıyor. SUSMA! Şaşkın bir vaz…

Körler Ülkesi

Kaf dağının ardında, herkesin doğuştan kör olduğu bir ülke varmış. Bu ülkede kimse gerçekte dışarıda ne olduğunu bilmediği için dokundukları, hissedebildikleri, duydukları ile oluşturdukları dünya resmine göre yaşıyorlarmış, herşeye dokunup şeklini anlayamayacaklarına için de, bir başkasının, çoğu zaman da konu üzerinde otorite saydıkları birilerinin resimlerini kabul ederek onu gerçek sayıyorlarmış.

Gel zaman git zaman ülkelerine daha önce hiç elleyip dokunmadıkları, bilmedikleri bir şey gelmiş: Bir filmiş bu. Ülke insanları da hemen bu filin ne menem bir şey olduğunu araştırmaları, gerekli verileri toplayarak fili kavramsallaştırmaları için kendileri de kör olan uzmanları bu fili incelemeye ve filin neye benzediğini bildirmeye göndermişler.
Uzmanlar filin bulunduğu alana ulaşmışlar, her biri fili incelemek için filin çevresindeki yerlerini almış ve araştırmalarına başlamış. Filin kuyruğunu tutan uzman, filin ucunda püsküller olan uzunca bir kordona benzediğini söylemiş. Kulağını yaka…

O kişi kim midir? O kişi tabi ki sensin!

Hayata, yaşananlara, yaşadıklarına, başına gelenlere, şahit olduklarına karşı, biraz öfkeli, biraz kızgınsın farkındayım. Onların hiç adil olmadığını, büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorsun. İzin verirsen sana yıllar önce okuduğum bir kitapta okuyup etkilendiğim bir masaldan bahsetmek istiyorum. Belki bu masal senin bugüne kadar hiç bakmadığın, bambaşka bir pencereden hayata ve tüm bu yaşananlara bakmanı sağlar.

Masala başlamadan önce bir şey sorabilir miyim? “Enkarnasyona inanır mısın?” Sana, kesin cevap vermeden önce, eğer bulabilirsen, 1994 yılı yapımı “Tibetan Book of Dead” belgeselini seyretmeni tavsiye ederim. İnsan Hindistan’daki bazı canlı örnekleri gördüğünde bu konuda biraz daha farklı düşünebiliyor. Lafı çok uzattım galiba. Hemen masala geçiyorum.

Bu masal, sona eren her hayatın, aynı zamanda yeni bir hayatın başlangıcı olduğu, yani enkarnasyon kesin olarak var olduğu inancı üzerine oluşturulmuş. Ve yaşadığın, başına gelen her şeyin tek sorumlunun sen olduğunu iddia ediyor…