Kayıtlar

2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

İyi ol!

Resim
İyi olmak!
Sahi nedir iyi olmak?

Senden önce oluşturulmuş olan inanç sisteminin sana dayattığı kurallara uyarak, olman gerektiği gibi olmak mıdır?
Yoksa kim olduğunun, neye inandığının, ne hissettiğinin, nasıl davrandığının bilinciyle kendi kurallarını kendin koymak mıdır?

Herkes tarafından onaylanmak, hayatını başkalarının senden, beklentilerine, taleplerine uygun olarak yaşamak mıdır?
Yoksa dürüst, onurlu bir şekilde yaşamak yani kendin gibi olmak mıdır?

Hadi söyleyin bana nedir iyi olmak?

Sana miras bırakılan bir gelenek ya da moda olan, düşünce şekline göre hareket etmek midir iyi olmak?

Zihninde ne yapıp, ne yapmamamız gerektiğine, ne hissedip, neyi hissetmememiz gerektiğine karar veren bir yargıç yaratmak mıdır iyi olmak?

İçinden geldiği gibi davrandığın için, utanç duymak, kendini suçlamak, bundan dolayı kendini cezalandırmak, sürekli red edilme korkusuyla yaşamak mıdır iyi olmak?

Başkaları tarafından kabul görüp sevilmek midir iyi olmak?
Yoksa kendini kabul edip sevebilmek mid…

Mim Kontratlarım - Benim cevaplarım!

Dün gece okudum Haşim’in yeni MİM konusunu, o beni Mim’lememiş olsa da, ben kendimi MİM’lenmiş gibi kabul ediyor, bu mimle ilgili kendi cevaplarımı vermek istiyorum.

Ben kendi kontratlarımla ilgili olarak ne mi yapmak isterdim?

İlk olarak babamla yapmış olduğumuz konratın 17 yıllık süresini uzatmak, o kısa sureli kontratı süresi bitmeden iptal etmek isterdim. Onunla kontratımız ben 17 yaşımdayken sona erdi. Onunla ilgili, eksik ve yarım kalmış, yaşanmamış, yaşanamamış çok fazla şey var içimde. Aslında onunla kontratımızın bu kadar kısa sureli olması sebebiyle ögrendiğim çok fazla şey olduğunun da farkındayım. O yanımda olsaydı kesinlikle bugünkü ben olamazdım biliyorum. Yine de onunla yaptığımız kısa sureli olan bu kontrat sayesinde ögrendiklerimi, başkaları ile yapacağım başka kontratlar sayesinde, bu kadar kısa sürede ögrenmek yerine çok daha uzun sürede ögrenmeyi kesinlikle tercih ederdim.

Yeni düzenlemek istediğim kontrat mı?

Bana arzuladığım, hayalini kurduğum şeylere ulaşabilmem içi…

Yeni MİM - Hayatınızla ilgili yapmış olduğunuz kontratlar...

Şimdi sizden yaşadığımızdan daha farklı bir dünya hayal etmenizi istiyorum. Hayal edeceğiniz bu dünya öyle bir dünya ki, hayatınız da neyi, kiminle, nasıl ve ne için yaşayacağınıza siz karar veriyorsunuz ve bunlarla ilgili olarak kontratlar hazırlayıp imzalıyorsunuz. Bunu da yılın son üç gününde, kendinizi uykuda sandığınız o en duyusal olduğunuz süreçte, farklı bir boyuta geçerek yapıyorsunuz. Bu boyuta geçtiğinizde hem yeni, yeni kontratlar oluşturabiliyor, hem de daha önce uzun süreli olarak yapmış olduğunuz kontratlardan istemediklerinizi iptal edebiliyorsunuz. Yanlız geçtiğiniz bu boyutun önemli bir özelliği var. Bu boyutta hayatınıza, sanki başka birinin hayatıymışcasına objektif olarak bakabiliyor, tekrar tekrar yaşadığınız o can sıkıcı deneyimleri, geliştirmeniz gereken taraflarınızı tüm çıplaklığıyla görebiliyorsunuz. Doğal olarakta yeni kontratlarınızı da bu farkındalık düzeyiyle oluşturuyorsunuz. Ama ne yazık ki işin kötü tarafı, (belki de olması gereken) bugün içinde yaşad…

Aşkın işareti ?

Resim
- Canım! Yalnızca bir kadın olarak seninle önemsiz konularda çene çalmak istiyorum tabi eğer izin verirsen. Sana ..........’ın yazmakta olduğu yeni romanını bana ithaf ettiğini söylesem. Bu sana ilginç gelir miydi?
- Doğru olanı öğrenmek istiyorsan… gelmez!
- Ya doğrusunu istemiyorsam.
- Doğru olmayanı öğrenmeyi neden isteyesin ki? Hangi amaçla?
- Anlamıyorsun değil mi? Gerçek sevginin yalan söylemeye razı olmak, başkasını mutlu etmek için hile yapmaya, sahtekarlık yapmaya razı olmak, o kişi var olan gerçeği sevmiyorsa, böylelikle ona sevdiği gerçeği sunmak olduğunu söylesem… anlayamazsın.
- Hayır. Anlayamam!
- Aslında çok basit. Güzel bir kadına, güzelsin dersen, ona ne sunmuş olursun ki? Yalnızca gerçeği. Sana bunun bir maliyeti yok. Ama çirkin bir kadına güzelsin dersen, güzellik kavramını onun uğruna çarpıtmakla ona büyük bir saygı sunmuş olursun. Bir kadını iyi yanları ile sevmek anlamsızdır. Bunu zaten hak etmiştir, bu bir ödemedir. Bir armağan değil. Onu günahları için sevmek gerçek …

Sorsam sana!

Düşündün mü hiç?
İstediklerine doğru ilerlerken neyi, neleri göz alabiliyorsun?
Farkında mısın?
Amacına doğru ilerlemek kadar insanı kendi kendisiyle yüzyüze getiren bir şey yok.
İnsan kendisi hakkındaki bütün olumsuz düşünceleriyle, zayıflıklarıyla, aslında kendisine nasıl davrandığı ile o zaman karşılaşıyor.
Kendisinin, belki de en acımasız saldırılarına o zaman maruz kalıyor.
Harekete geçmeden önce hepsi sadece bir his, bir düşünce, bir rahatsızlık.
Ama bir gün karar veripte harekete geçtiğinde;
Eğer ki yola çıkarken onları da yanına almamışsan, harekete geçtiğin anda hepsi birlikte senin üstüne çullanıyor,
Bir soru sorsam sana, dürüstçe cevap verir misin bana?
Göze alabiliyor musun bütün bunları?
Yoksa sen de mi herkes gibi;
İstediklerini hep bu yüzden erteliyorsun?
Hayallerinden, amaçlarından hep bu yüzden vazgeçiyorsun?

24 Aralık 2008
Haşim Arıkan

Hiç bir zaman...

Biliyorum çok zor!
Değişmek kolay bir şey değil.
Herkes de benim gibi düşünüyor zaten.
Lafa gelince kolayda…
Ben yapamam.
Ben beceremiyorum.
Daha önce de denedim olmuyor.
Bir süre sonra insan tekrar eskiye dönüyor.
Sokma akıl dokuz adım gidermiş zaten.
Bir insan yedisinde neyse yetmişinde o oluyor.
Yine vazgeçerim.
Hem benim için artık çok geç.
……
Düşününce, ne çok sebep var değil mi değişmemek için?
Değişim fikrini engellemek, onu sabote etmek için.
Başımıza gelenleri gögüsleme şeklimizi, onları algılama biçimimizi değiştirmemek için.

Peki biz değişemiyorsak, sürekli sikayet ettiğimiz hayatımız değişiyor mu?
O da değişmiyorsa, onunda değişmesi çok zorsa, o zaman neden bundan sürekli şikayet edip duruyoruz? Şartlı refleks mi bu yaptığımız?

Yoksa bizler kurban mıyız?
Yaşadıklarımızın kurbanı!
Ya da hayat bizim başımıza gelen talihsiz bir olay!

Belki de herşey bizim hayatımız üzerinde çok fazla kontrol sahibi olmak istememizden kaynaklanıyor. Bir fren, bir gaz derken, kendimizi serseme çeviriyoruz. Sürekli…

Ne olursan ol hayat...

Hiç bir fikrin yok değil mi? İçinde hasar görmüş bir şeylerle yaşamanın neye benzediği hakkında. Beni nasıl etkilediğini bilmeden sürekli benimle konuşuyor, bana ne yapmam gerektiğini anlatıyorsun. Sanki herşeyin sırrını çözmüş, bütün doğruları bulmuş gibi. Bana sorular yöneltiyorsun ama hiç bir zaman cevaplarımı duymaya çalışmıyorsun. Söyler misin? Doğru dediğin şey nedir? Tek midir? En son sözü söyleyecek olan kimdir?

Şunu bilmelisin ki herkes aslında, sandığından fazlasını bilir, bildiğinden fazlasını da düşünür. Kendine istediğini yapmakta her zaman özgürdür. Kimi kabul eder kendini, teslim olur kendine, kimi kendini aldatır, yağmalar, öldürür. Bir tarafı hep eksiktir insanın, diğer tarafı ise çoktur. Bu yüzden de yaşadıklarının kendindeki eksiklikten mi, yoksa fazlalıktan mı olduğunu hep merak eder durur. Kimine göre insan sürekli değişir, kendini keşfeder, büyür, hergün biraz daha kendi olur. Kimine göre ise insan sürekli değişir, kendini inkar eder, kendiyle çelişkiye düşer, ken…

Sence, bir gün başarabilir mi?

Kendine karşı, sürekli evde yoku oynamaktan hala yorulmadın mı?
Karşılaşmamak için sürekli kendinden kaçmaktan hala usanmadın mı?
Kim olduğunun sorumluluğunu almak, gerçekten bu kadar zor mu senin için?
Hayat sana, sürekli hakkında bilmediklerini anlatmak için çabalarken, körleşip, görmediğin yanlarını sürekli gözlerinin önüne sererken, üç maymunu oynamaktan hala bıkmadın mı?
Hangi çukurlara sürekli düştüğünü, hangi çukurlar konusunda zamanla uzmanlaştığını, hangi çukurları kendine senin kazdığını, öğrenmeden, acaba oynadığın senaryo farklılaşır mı?
Sence,
İnsan hayatı boyunca yaşamın ona vermek istediği şeyleri almayı red ederek, kendi hakkındaki gerçeği hiç öğrenmeden yolun sonuna kadar gidebilir mi?
Sürekli aynı ilişkileri yaşamaktan, aynı sorunlarla uğraşmaktan, hep aynı senaryoyu farklı, farklı kişilerle oynamaktan bir ömür boyu keyif alabilir mi?
Kendinden yansıyan filmin görüntülerini, ekranı kazıyarak değiştirmeyi, bir gün başarabilir mi?

18 Aralık 2008
Haşim A.

Sen bir bağımlısın...

Tedirgin bir halde evin içinde dört dönüyordu. Elinden bir türlü bırakamadığı cep telefonunun arama tuşuna inatla bir kez daha bastı. Aradığınız kişiye şu anda........ “Allah kahretsin! Neden? Neden, aramıyorsun beni? Neden kapalı bu telefon?” Bir sigara daha yakıp, odanın içinde bir müddet daha huzursuz bir şekilde dolaşmaya devam etti. Tam artık sakinleşmesi gerektiğini kabullenmek üzereyken, iç sesinin konuşmaya başlamasıyla birlikte, kendini boş bir çuval gibi hemen yanındaki koltuğa bıraktı.

“Biliyor musun?” dedi iç sesi “ Sen bir bağımlısın. Sevdiğini söylediğin kadın bile, senin bağımlılığa olan düşkünlüğünün bir göstergesi. Üstelik bu bağımlılığının senin iradeni, varlığını, var olma gücünü azalttığının farkında bile değilsin.”

Sustu cevap vermedi ona. Kendini onunla tartışacak güçte hissetmiyordu. Sadece onun bir an önce susmasını diledi içinden. Ama aslında o da biliyordu bu dileğinin bir işe yaramayacağını, bir kere konuşmaya başladı mı anlatmak istediklerini bitirmeden su…

Sence...

Yaşamında ne olduğu mu?
Yaşamının nasıl olduğu mu?

Sana önemli olarak sunulan mı?
Hayatta önemli olan mı?

Hayata sürekli isyan etmek mi?
Hayata kendi cevabını verebilmek mi?

İnsanların senin hakkında düşündükleri mi?
Senin kendin hakkında düşündüklerin mi?

Olduğun kişi haline gelebilmek mi?
Olmak istediğin kişiye dönüşebilmek mi?

Dış dünyada önemli olmak mı?
Kendine önem veriyor olmak mı?

Çaresizce sürekli tekrar eden bir geçmişe inanmak mı?
Beklentisiz, sonuçlara ihtiyaç duymadan dilediğince yaşamak mı?

Değişmesi gereken;
Yaşadıkların mı?
Senin onları gögüsleme biçimin mi?

Sebep olan;
Dünya mı?
Yoksa sen mi?

12 Aralık 2008
Haşim Arıkan

Acaba usta mıyız, yoksa çırak mıyız?

Neyin ne kadar farkındayız ki?
Kendimizin ne kadar farkındayız?
Hayatın ne kadar farkındayız?
İnsan olarak usta mıyız, yoksa çırak mıyız?

Farkında olmadan sürekli hangi hataları yapıyoruz ya da hangi hatalara neden oluyoruz?
Farkına varamadan neleri yaşıyoruz, başkalarına neler yaşatıyoruz?

Hep, bir gün, bir yerlerde belki de bir şans eseri farkına varıyoruz bir şeylerin.
Bazen hayatın içine bizim için gizlenmiş olan o küçük zarfların içinde,
Bazen bir dost sohbetinde,
Bazen izlediğimiz bir filmde,
Bazen okuduğumuz kitaptaki bir paragrafta,
Bazen dinlediğimiz şarkının mısralarında,

Bir kere farkına vardıktan sonra da, artık hiç birşey eskisi gibi olmuyor, olamıyor bizim için hayatta.
Hele farkına vardığımız şey sürekli tekrarladığımız bir hatamız, bir yanlışımız, olumsuz bir tarafımızsa,

Farkındalıkla başlıyor değişimlerimiz, gelişimlerimiz.
Fark ettikten bir süre sonra, insan sadece farkına varmanın hiç bir şeyi değiştirmediğini, kendisinin değişmesi gerektiğini fark ediyor.
Ama nedense hep zor geli…

İkinci el bir hayat...

Düşünmek;
İnsanın harekete geçmesini sağlayan büyük itici güç.
İnsanın sağlıklı seçimler yapmasını sağlayan en önemli araç.
İnsanın amacını bulmasını sağlayan en büyük yardımcı, o amaca ulaşmasındaki en büyük destek.

Düşünmek,
Beynimizin içindeki bir yığın kelimeden anlamlı cümleler oluşturabilmek için.
Kendi hakkımızdaki esas gerçeğe ulaşabilmek için.
Bireysel kimliğimize sahip çıkabilmek için.
Kaynağı tamamen biz olan duygu ve düşüncelere ulaşabilmek, onlarla sağlıklı ilişki kurabilmek için.

Düşünmek,
İnandığımız fikirleri anlatabilmek, savunabilmek için.
İnanmak zorunda kalmamak/bırakılmamak için.
Var olanı tekrarlamak yerine üretebilmek için.
Bağımlı bir hale dönüşmemek için.
Başka beyinlere, onların onayına ihtiyaç duymamak için.

Düşünmek,
İnsan olmanın ayrıcalığını yaşayabilmek için.
Elden düşme bir yaşama mahkum olmamak için.
Yaşadığımız hayata dolu dolu "benim hayatım" diyebilmek için.

10 Aralık 2008
Haşim Arıkan

O günler ne unutulmaz günlerdi değil mi?

Sizde ara sıra benim gibi düşünür müsünüz hiç?
Hayatımdaki unutulmaz günler benim için hangileriydi diye!
Düşününce çok fazla gün gelir mi aklınıza? Yıllar sonra bile hala gülümseyerek hatırlayacağınız çok fazla gün hatırlayabilir misiniz acaba? Özellikle de büyüyüp hayat içine karıştığınız, sorumluluklar üstlenip, çalışmaya başladığınız son yıllarda. Yoksa sizin de günleriniz, dün olduğunda yavaş yavaş beyninizden hiçbir iz bırakmadan silinip gitmeye mi başladı çoktan?

Peki yaşadığımız günü, bizim için unutulmaz yapan şey günün kendisi midir? Yoksa biz mi o günü unutulmaz hale getiririz? Sizce nedir o günlerin bizim için unutulmaz olmasının sebebi?

Yaşadığınız o anlara, hafızanıza kazınan o unutulmaz muhteşem günlere dönüp baktığınızda neler hissediyorsunuz? O günlerin hepsi yüreğinize dokunuyor, kalbinize sesleniyor değil mi? İnsan o günleri düşündüğün de içini hemen yoğun bir sevgi kaplıyor, ardından mutluluk ve inanılmaz bir keyif hissediyor değil mi?

Peki sizce o unutulmaz günün fitil…

Hayatımın en önemli anlarına tanık olmadım!

Resim
Dinle!
İçimde dışarı çıkmak isteyen şeyler olduğunda yazarım. Seninde çıkartmak istediklerin var. Bu yüzden sen de yazacaksın.
- Ne yazacağım?
- Yazman gerekeni. Eski bir söz vardır “Tahta ile ilgili büyük gizem, nasıl yandığı değildir, nasıl yüzdüğüdür.” Anladın mı?
- Hayır.
- Her şeyin bir iyi bir de kötü yanı vardır. Yok edeni mi yoksa iyileştireni mi görmek istiyorsun… Bu senin kararın.

Bu haftanın filmi "Fugitive Pieces" den alıntı.. 07 Aralık 2008 Haşim A.

Fotograf: Bu haftanın filmi "Fugitive Pieces" den.

Söyle bana hayat. Biraz ondan bahset bana...

Söyle bana hayat.
Beni kime doğru yaklaştırıyorsun?
O kim?
Şu anda nerede?
Kiminle?
Yoksa o da, beni mi düşünüyor benim gibi?
Tanıyor muyuz onunla birbirimizi?
Onun beklediği, hayal ettiği ben acaba hangi ben?
Peki ben ona ulaştığımda hangi ben olacağım?
O zamana kadar daha kaç kabuğumu üzerimden sıyırmış atmış, beni çevreleyen kaç duvarı yıkmış, kendime kaç adım daha yaklaşmış olacağım.
O da beni, benim onu sevdiğim kadar sevebilecek mi?
Onunla ara bir durak mı olacağız birbirimiz için?
Yoksa biz, beklediğimiz, aradığımız, arzuladığımız kişiler miyiz?
Bana yüzde kaçını göstermeye cesaret edecek?
Peşinden sürüdüğü, bir türlü noktayı koyamadığı eskimiş hikayeyle mi bana gelecek?
Beni, ben de mi keşfedecek. Yoksa daha önceki deneyimlerine mi beni hapsedecek.
Diğer ilişkilere mi benzeyecek bizim de ilişkimiz.
Yoksa biz, özgün ruhlarımızı kaybetmeden beraber olabilmeyi başarabilecek miyiz?
Birbirimizin hayatındaki rolümüz ne olacak?
O bana neler öğretecek, o benden neler öğrenecek?
Birbirimizi acıyla mı, yok…

Bugün stressssliyim...

Şu haline bir bak!
Yine strese girip ne hale çevirmişsin kendini.
Sana bir şey sorabilir miyim?
Seni bu hale getiren şey, olmuş olan mı?
Yoksa senin olmasını beklediklerin mi?
Söyler misin? Şu an düşündüklerin, gerçek mi?
Yoksa gerçek olan, senin olumsuz beklentilerini gerçekmiş gibi yaşamak istemen mi?
En baştan onun üzerine peşin,peşin “Biliyorum, bundan iyi bir şey çıkmayacak” etiketini yapıştırmayı tercih etmen mi?
Bu şeklinin düşünmenin, seni her seferinde yaşadığın andan kopartarak geleceğin çarpık yansımasının içine soktuğunun aslında sen de farkındasın değil mi?
İçinde barındırdığın bu olumsuz düşüncelerin her zaman doğru çıkmadığını bilinçli olarak kabul etmenin vakti hala gelmedi mi?
Bugün de streslisin öyle mi!
Peki sence bu kimin seçimi?

05 Aralık 2008
Haşim A.

İstemek yeter genelde, bazen ise yetmiyor...

Daha önce hiç gelmediğim, ama gördüğüm anda kısa süreli bir dejavu yaşadığım, eski bir ahşap kapının önünde duruyorum. Yolumun beni buraya nasıl ve niçin getirdiğini hiç bilemeden. Bu kapıyı açıp, içeri girmek için içimde sebebini bilmediğim ve bastıramadığım çok yoğun bir arzu var. Kısa süreli bir tereddütten sonra, kapının kulbunu yavaşça çevirip içeriye giriyorum. İçeriyi girmemle birlikte, sadece sahaflar çarşısındaki bazı dükkanlarda alabildiğim o eski kitap kokusu çalınıyor burnuma. İçerisi loş ve son derece sessiz. İlerilere doğru bakınca, bir kapının aralığından sızan cılız bir ışık fark ediyorum. Yavaş yavaş o ışığa doğru yürümeye başlıyorum. Aralık kapıdan içeriye doğru baktığımda ise, üzerinde tek bir ampul bulunan kare bir masa ve bu masanın etrafına oturmuş, kendi aralarında sohbet eden dört kişiyi görüyorum. Dikkatli bakınca onları tanıdığımı fark ediyorum. Evet, evet onları kesinlikle tanıyorum. Hemen merakla, ne konuştuklarına kulak kabartıyorum.

O anda Türkiye’nin ilk …

Otobüsün içindeki son beş kişiydiler...

Son durağa doğru yaklaşan otobüsün içindeki son beş kişiydiler. Otobüsleri hergünkü gibi sıkışmış olan İstanbul trafiğinde adım adım ilerlerken, onlar kendi hallerinde, kendi düşünceleri içinde yüzmekteydiler.

Orta kapının tam karsısındaki koltukta oturan siyah tayyörlü kadının gözü kaldırımda annesiyle tartışan genç çocuktaydı. Biraz buruk bir şekilde gülümsedi. “Üzgünüm senin için” dedi içinden. “Maalesef düzen böyle! Sen ne kadar kızsan da, sinirlensen de. Herkes senin için neyin iyi olduğunu, neyi yapman gerektiğini söyleyecek sana. Senin kendi yanıtlarını bulabilmen için inatla sana fırsat, şans tanımayacaklar. Kendi doğrularına inanman için seni hergün daha çok zorlayacaklar. Bir müddet sonra senin de ehlileşme sürecin başarıyla tamamlanmış olacak. Ve onlar seni başarıyla ehlileştirdikleri için kendileriyle gurur duyacaklar.”

Orta kapının hemen yanındaki tek kişilik koltukta oturan kısa kızıl saçlı genç kadın elindeki telefona az önce gelen “Seni seviyorum” yazan mesajı okuyunca b…

Aşktan artakalan...

Resim
Aynada makyajını silerken “Tebrikler” dedi. “Bugün çok başarılıydın, onun karşısında güçlü ve mağrur kadını oynarken. Oskarlık bir performanstı sergilediğin. Gözünden tek bir damla yaş bile gelmedi. Peki onun karşısında ağlamadın, ağlamamalıydın. Artık evde ve yalnızsın hala neden ağlayamıyorsun? Kime, neyi ispatlamaya çalışıyorsun ki? Hala anlayamıyorsun değil mi, kendine nasıl ihanet ettiğini? Şu haline bak, kendinle ilgili beyninde oluşturduğun imajlar yüzünden ayrılık acısını bile dolu,dolu, özgürce, dibine kadar yaşayamıyorsun. İşte bu yüzden yaşadığın her şey, hep eksik, hep yarım. Hepsi içinde tutuklu. Hepsi senin tarafından tamamlanmayı, en sonuna koyacağın noktayı beklerken, her gün biraz daha çürüyorlar. Kendini her geçen gün biraz daha dolan, bir duygu çöplüğüne dönüştürdüğünün farkında değil misin?” Gözlerini kapattı. Ellerini avuç içleri, ağzını ve burnunu kapatacak şekilde yüzünde birleştirdi. İşaret parmaklarıyla bir türlü boşalamayan göz pınarlarına dokunurken, önce iç…

Seni seviyorum...

Resim
Onu uyandırmamak için usulca doğrudu yataktan. Ses çıkmasın diye terliklerini bile giymedi ayağına. Cama doğru yürüdü yalın ayak. Hafifçe perdeyi araladı ve köşebaşındaki çiçekçi kadına baktı. Henüz gelmemişti. Güneşin kendini hissettirmeye başladığı, pırıl, pırıl bir hava vardı dışarıda. Camın önündeki koltuğa oturdu ve onu seyretmeye başladı. Tatil günlerinde onu uyurken seyretmek, seyrederken de ona olan aşkını yüreğinde hissetmek büyük bir keyif veriyordu ona. Gülümsedi. Her zamanki gibi büyük bir başarıyla üzerindeki pikeyi yine beline dolamıştı. Yaz sıcağının etkisiyle omuzlarını ve ayaklarını tamamen açıkta bırakmış, kollarını yastığının altına sokmuş, daha doğrusu yastığına sarılmış, sol ayağı karnına doğru çekili, yüzükoyun yatıyordu yatakta. Üzerine sinmiş olan, ten kokusunu hissetti o anda. Derin bir nefesle ciğerlerine doldurdu bu muhteşem kokuyu. Gözlerini yavaşça kapadı. İlişkilerini düşündü. On yıl olmuştu onunla hayatı paylaşmaya başlayalı. Daha önce yaşadıklarına hiç…

Anne neden ben?

Resim
- Lisedeyken bir şey anlatmak istediğinde ve iyi anlatamayacağını gördüğünde hikayeleştirirdin. Şimdi de bunu yapabilirsin.
- Anladım.
- Bekliyorum, ben bir kahve alacağım. Sen de o sırada kur hikayeyi.
- Geldim anlat bakalım neden keyfin yok senin.
- Bak, en çok istediğin hayal ettiğin şey ne?
- Bunu biliyorsun zaten. Bir bebek.

- Peki hikaye başlıyor. Bir gece yatağında uyurken uyanıyorsun. Etrafına bakıyorsun. Kendini tuhaf hissediyorsun ama bir neden bulamıyorsun o an. Akşam yemeğini biraz fazla kaçırdım diye düşünüyorsun. Ve o an mucize gerçekleşiyor. Tanrı ete kemiğe bürünüp karşına dikiliyor. Sersemliyorsun ne olduğunu anlamıyorsun korkuyorsun. Ama bağıramıyorsun ve kaçamıyorsun. Tanrı seninle konuşmaya başlıyor. “ Sana bir yük vereceğim ve bu yükü soru sormadan yargılamadan benim için taşıyacaksın.” Diyor. İtiraz ediyorsun ama Tanrı devam ediyor. “Ben Tanrı’yım ve seni ben yarattım, itiraz etme seçeneğin yok. Bu yük artık senin” diyor. Cevap veremiyorsun. Ve tanrı devam ediyor. “ Sa…

Bozmalıyım artık bildiğim tüm ezberleri....

Son günlerde dünya da yaşananlara bakıyorum da; Yepyeni bir kapı açıldı artık önümüzde. İstesek te, istemesek te hep birlikte geçeceğiz o kapının içinden. Değişerek, yenilenerek, ögrenerek.

Kendi adıma biliyorum ki, açılan bu yeni kapının öteki tarafına geçmeden önce bozmalıyım bugüne kadar öğrendiğim bütün ezberleri.

Öğrenmeliyim artık;

Tutumlu olabilmeyi,
Gelecekte oluşacak geliri mi bugünden harcamak yerine, bugün cebimde var olanı artırıp biriktirebilmeyi,
Beni baştan çıkarmak için düzenlenen kampanyalar karşısında irademe sahip olabilmeyi,
İhtiyacım olan şeyleri bana daha ucuza satan, unuttuğum o küçük marketlerin, dükkanların yerlerini,
İstediğim herşeyi satın alamazsam ölmeyeceğimi,
Çocuğuma bazı istekleri için hayır diyebilmeyi,
Aynı işi, hatta daha fazlasını daha az ücret karşılığı yapabilmeyi,
İhtiyacım olduğunda ek işlerde çalışabilmeyi,
İşsiz günlerim de her sabah sabırla ve umutla, güne uyanabilmeyi,
İşsiz kalan dostlarıma her zaman sabır ve umudu aşılayabilmeyi,
Küçük şeylerden daha …

Yoksa siz de ezik misiniz?

Geçenlerde depoda eski bir evrağımı aramakla meşgulken 09 Aralık 2007 tarihli Hürriyet’in Pazar eki geçti elime. Ayşe Arman’ın Psikiyatr Cem Mumcu ile yaptığı röportajın olduğu sayfadaki başlığa takıldı gözlerim. “ Yoksa siz de ezik misiniz?” di bu ilgimi çeken başlık. Sonrasında da şöyle devam ediyordu bana bu satırları yazdıran yazı. “Geçenlerde genç bir hastam “Ezik” kavramından söz etti bana. O ne biliyor musunuz? Zor durumda birini gördüğünde hüzünlenen, büyüklerine karşı dikkatli davranan, aç biriyle karşılaştığında acıma hisseden, gözyaşı döken, kısaca diğerlerine karşı saygılı olmak gibi “değerleri” içeren çocukların şu an lisedeki adı “ezik”. Arkadaşları onlara “ezik” diyorlar.”

Peki siz ne düşünüyorsunuz şimdi bu satırları okuduğunuz da?
Sizce bahse konu bu çocuklar kimlerin çocukları?
Başka bir gezegenden mi geldiler dünyamıza?
Nerede yaşıyor olabilir onlar?
Onları yetiştirenler, bu değerleri onlara öğretenler kimler acaba ?

Benim çocuğum yok ya da benim çocuğum onlar gibi değil …

Neden ?

Adam, yakın arkadaşlarından birinin bir açığını yakalamış onun suçlu olduğunu düşünüyor ve bunu mutfakta akşam yemeklerini hazırlamakta olan karısı ile paylaşmaya çalışıyordu. Adam düşüncelerini anlattıkça, kadının sinir katsayısı gittikçe yükseliyor ve bu durum bariz bir şekilde hareketlerine de yansıyordu. Sonunda daha fazla dayanamadı ve itirafları dudaklarından bir anda dökülmeye başladı. Bahse konu adamla bir süredir birlikte olduğunu söylediğinde adam kala kaldı. Yutkundu ve sadece,
- Neden?
Kelimesi çıkabildi ağzından.
“Çünkü, benden hiç bir şey istemiyor” dedi kadın. “Senin standartların o kadar yüksek ki, kendimi bu standartlar karşısında sürekli yetersiz hissediyorum”


Bu cümleyle birlikte beynim seyretmekte olduğu filmden koptu ve kendi ilişkim de dahil olmak üzere, şahit olduğum bir çok ilişki beynimin içinde uçuşmaya başladı. Hepimiz nasıl da tekrarlıyorduk hep aynı hatayı. Birbirimize pek benzemesekte yaptığımız hatalar sanırım hep aynıydı. Ne çok karışıyorduk eşimize, sevgil…

Atatürk'ten anılar...

Bugün 10 Kasım. Ona olan büyük sevgimizi, onun yokluğunun bize yüklediği acıyı, kalbimizde çok daha yoğun hissettiğimiz bir gün, bugün. Onun, bu millete, bu ülkeye kazandırmış olduklarını, bu ülke, bu millet için göze aldıklarını hiç bir şekilde değiştirmeyecek olan insani yönünün tartışıldığı bugünlerde, onun farklılığını, farkını daha iyi anlayabilmek için ondan bize kalmış bir kaç küçük hatırayı daha size aktarmak istiyorum.

Atatürk, yurdumuzu ziyaret etmekte olan Yugoslav Kralı Aleksandr ile, İstanbul'da Dolmabahçe Sarayında konuşurken, konuk kral:
'Ekselans' dedi. 'Biz Türkler'i çok severiz. O kadar çok ki, zamanında Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Lloyd George Batı Anadolu'yu Yunanistan'a önermeden önce bize önermişti. Fakat biz Yugoslavlar, Türkler'i çok sevdiğimiz için Lloyd George'un bu önerisini kabul edip Anadolu seferine çıkmadık.'
Atatürk, kralın bu sözlerine şu yanıtı verdi:
'Haşmetmaap, önce bize karşı olan sevginize teşekkür…

Onları gerçekten ben istiyorum, çünkü...

Farkında mısın? Sürekli bir şeyler düşünüyor, arzuluyor, istiyor ve belki de büyük bir kısmını da gerçekleştiriyorsun. Peki gerçekleştirdiklerin seni ne kadar mutlu ediyor? Onlardan ne kadar keyif alabiliyorsun? Söyler misin? Onları gerçekten de sen mi istiyorsun? Onları gerçekten de sen mi arzuluyorsun?
Onları isterken, hiç dönüp kendine bakıyor musun? Ya da hiç kendine soruyor musun? Gerçekten de onları ben mi istiyorum? diye. Onları gerçekten ben istiyorum. Çünkü....... nün devamını başkalarına değil, kendine getirebiliyor musun? Yoksa esas arzularının, isteklerinin, düşüncelerinin yerine, sürekli dıştan gelen motivasyonun için mi çalışıyorsun? Birilerine kendini kanıtlamak, birilerinin sana hayran olmalarını sağlamak ya da birilerini mutlu etmek için mi uğraşıyorsun?

Onların üzerine bir daha düşünmek ister misin?Onların hangilerinin gerçekten de kaynağı sensin? Hangileri senin bireysel beyninle ürettiğin, tamamen sana hizmet eden gerçek isteklerin? Diye.

Söyler misin? Onların hangile…

Hayat egzersizi...

Geçenlerde üniversiteden çok sevdiğim bir arkadaşım bana, yoga hocalarının onlara yaptırdığı bir egzersizden bahsetti. Kesinlikle çok hoşuma gitti bu egzersiz. Hayatı, hissederek, farkına vararak yaşamak adına bence bizlere çok önemli bir ipucu veriyor. Bu yüzden sizinle de paylaşmak istiyorum onu. Bakalım onunla ilgili düşüncelerime siz de katılacak mısınız?

Bu egzersiz için önce, herkes salonun ortasında bütün bir daire oluşturup oturuyormuş. Daha sonra hoca oluşturulan dairenin tam ortasında bir tane mum yakıp, hepsinden bir müddet mumu izlemelerini istiyormuş. Bir süre sonra da onlara gözlerini kapattırıp, mumum etrafındaki küçük ayrıntıları, mumum etrafında neler gördüklerini soruyormuş. Bu egzersizi ilk defa yapanların büyük bir çoğunluğu, sadece muma odaklandığı, bütün dikkatini tamamen muma yoğunlaştırdığı için, mumum etrafındaki ayrıntıları gözden kaçırıp hiç birşey hatırlamıyormuş. Tabi egzersiz tekrar edildikçe, herkes, her seferin de, mumum etrafındaki daha çok ayrıntıyı fa…

Bir ıslahevine gizli kamera girdiğinde oradaki gerçekleri ortaya çıkaran da, suçlanan da o gizli çekimleri yapanlardır.

Son bir kaç gündür ülkece York Düşesi Sarah Ferguson`un Saray ve Zeytinburnu`ndaki zihinsel engellilerin kaldığı merkezlerde yaptığı gizli kamera çekimlerini konuşuyoruz.

Yapılan bu gizli çekimler, etik midir? Değil midir? Sarah Ferguson art niyetli midir? AB sürecinde ki Türkiye’nin imajını bilinçli olarak zedelemek için mi yapmıştır? İşin bu kısmını, bu soruların cevabını, ben bizim değerli medyamıza bırakıyorum.

Ben Sarah Ferguson’un sonucu itibariyle olumlu bir amaca hizmet eden bu davranışının ardında da bir art niyet olmadığını düşünmek istiyorum. Ben, bu noktada aklıma takılan başka soruların cevaplarını arıyorum.

İnsan için doğru olan düşünce şekli acaba aşağıdakilerden hangisidir?
Başkalarını kendi inandığın doğrular için feda etmek mi?
Başkalarının doğru olduğuna inandığı yanlışları için, kendi doğrularından vazgeçmek mi?

Var olduğu iddia edilen kollektif bir beyin tarafından oluşturulmuş, bugünkü mükemmel! düzene göre insanın inandığı doğrular adına yapabileceği şeyler çokta fazl…

İki kişilik yalnızlık...

Sinan Akyüz’ün “İki Kişilik Yalnızlık” isimli kitabı eşimin kitap rafında uzunca süredir gözüm takılıp duruyor. Geçen hafta dayanamayıp alıp bir göz atayım dedim şu kitaba. Göz atmak için diye aldım ama, çok basit ve akıcı bir dille yazılmış olduğu için de bir de baktım kitap bitivermiş. Zaten topu, topu 215 sayfalık bir kitap. Enteresan bir finalle bitirmiş öyküsünü Sinan Akyüz. Yaşanmış bir öykü diye yazıyor kitabında. Allah düşmanımın başına vermesin bence kitaptaki tarzda bir kadın-erkek ilişkisini. Tahmin ediyorum ki Sinan Akyüz’ün bu kitabı daha çok bayan okurların hoşuna gitmiştir. Konu onların ilgisini daha çok çekecek bir türden. Eşi ve çocukları için tabiri caizse saçını süpürge eden, onlar için hayatından vazgeçen, onlar için kendini feda eden bir kadın, sevgisi saygısı gün geçtikçe tükenen bir ilişki, aldatan bir koca.

Kitabı tekrar raftaki yerine koyarken aklıma Mehmet Y. Yılmaz’ın bir yazısında okuduğum canlılar aleminde eşlerine en sadık yaratıkları geliyor. Biliyor musu…

S U S M A !

24 Ekim gecesi, gecenin bir yarısında kan ter içinde uykumdan uyanıyorum. Başucumda duran saate bakıyorum saat 04:00’ı gösteriyor. Bütün ensem ter içinde. Banyoya gidip yüzüme bir kaç kere soğuk su çarpıyorum. Hala gördüğüm o garip rüyanın etkisindeyim. Aklıma oğluma aldığım rüya tabirleri kitabına bakmak geliyor. Ama onu kütüphanede bir türlü bulamayınca internete girip bakmaya karar veriyorum. Bilgisayarı açıyorum. Her zamankinin aksine enteresan bir şekilde bana password sormadan kendi kendine açılıyor. Google’da “rüya tabirleri” yazıp “google’da ara” butonuna basıyorum. Basmamla birlikte bilgisayar kendiliğinden kapanıyor. Daha sonra da ne yaparsam yapayım bir daha açılmıyor. Tam pes edip kalkmak üzereyken bilgisayarın ekranı aydınlanıyor ve ekranda önce “S” harfi beliriyor. İki kere ekranda yanıp sönüyor ve kayboluyor. Sonra sırasıyla;
U,
S,
M,
A,
harfleri beliriyor ve hepsi de iki kere yanıp söndükten sonra kayboluyorlar. Sonrasında ekran yine tamamen kararıyor. SUSMA! Şaşkın bir vaz…

Körler Ülkesi

Kaf dağının ardında, herkesin doğuştan kör olduğu bir ülke varmış. Bu ülkede kimse gerçekte dışarıda ne olduğunu bilmediği için dokundukları, hissedebildikleri, duydukları ile oluşturdukları dünya resmine göre yaşıyorlarmış, herşeye dokunup şeklini anlayamayacaklarına için de, bir başkasının, çoğu zaman da konu üzerinde otorite saydıkları birilerinin resimlerini kabul ederek onu gerçek sayıyorlarmış.

Gel zaman git zaman ülkelerine daha önce hiç elleyip dokunmadıkları, bilmedikleri bir şey gelmiş: Bir filmiş bu. Ülke insanları da hemen bu filin ne menem bir şey olduğunu araştırmaları, gerekli verileri toplayarak fili kavramsallaştırmaları için kendileri de kör olan uzmanları bu fili incelemeye ve filin neye benzediğini bildirmeye göndermişler.
Uzmanlar filin bulunduğu alana ulaşmışlar, her biri fili incelemek için filin çevresindeki yerlerini almış ve araştırmalarına başlamış. Filin kuyruğunu tutan uzman, filin ucunda püsküller olan uzunca bir kordona benzediğini söylemiş. Kulağını yaka…

O kişi kim midir? O kişi tabi ki sensin!

Hayata, yaşananlara, yaşadıklarına, başına gelenlere, şahit olduklarına karşı, biraz öfkeli, biraz kızgınsın farkındayım. Onların hiç adil olmadığını, büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorsun. İzin verirsen sana yıllar önce okuduğum bir kitapta okuyup etkilendiğim bir masaldan bahsetmek istiyorum. Belki bu masal senin bugüne kadar hiç bakmadığın, bambaşka bir pencereden hayata ve tüm bu yaşananlara bakmanı sağlar.

Masala başlamadan önce bir şey sorabilir miyim? “Enkarnasyona inanır mısın?” Sana, kesin cevap vermeden önce, eğer bulabilirsen, 1994 yılı yapımı “Tibetan Book of Dead” belgeselini seyretmeni tavsiye ederim. İnsan Hindistan’daki bazı canlı örnekleri gördüğünde bu konuda biraz daha farklı düşünebiliyor. Lafı çok uzattım galiba. Hemen masala geçiyorum.

Bu masal, sona eren her hayatın, aynı zamanda yeni bir hayatın başlangıcı olduğu, yani enkarnasyon kesin olarak var olduğu inancı üzerine oluşturulmuş. Ve yaşadığın, başına gelen her şeyin tek sorumlunun sen olduğunu iddia ediyor…

Herşey mükemmel!

“Bir iş seyahatinden uçakla İstanbul’a dönüyorum. Bir anda önce karımın o muhteşem kokusunu hatırladım. Sonra da oğlumun 3’e kadar saymayı her başardığın da nasıl sevinçle havalara zıpladığı aklıma geldi ve titreyerek ağlamaya başladım. Bir müddet sonra yanımda oturan kişi dayanamadı ve bana dönüp “herşey yolunda mı?” diye sormak ihtiyacı hissetti. “Herşey mükemmel” dedim. Yüzünde beliren şaşkın bir ifadeyle başını tekrar önüne çevirdi. “Sanırım aşkı, sevgiyi hiç bu kadar yoğun yaşamamış olduğu için beni anlayamadı.“

Aklımda kaldığı kadarıyla yazmaya çalıştığım bu sözler, Geçen yıl ki Perakende Günleri ‘de harika bir sunumla elde etmiş olduğu büyük başarıların sırlarını bizlerle paylaşan Num Num’ın ortağı Mehmet Gürs’e ait.

Ona göre; ister iş, ister aşk hangi alanda olursa olsun başarının sırrı “yüzdeyüz” de saklı. Gerçek aşka ulaşmak istiyorsan onu yüzdeyüz yaşamalısın. Kendini herşeyden arındırıp çırılçıplak bir vaziyette kollarını havaya kaldırıp ona tamamen teslim olmalısın.

Hayatı, …

Yok ki!

Sevmek için hiç bir korkuya ihtiyacım yok ki.
İyi bir insan olabilmek için tehdit edilmeme gerek yok ki.
Hayal kurabilmek için var olanları bilmeme gerek yok ki.
Doğrularımı başkalarında aramama gerek yok ki.
Şükredebilmek için benden daha kötü olanları bilmeme gerek yok ki.
Arzuladığım şeyleri yaşayabilmek için belli sonuçlara, beklentilere ihtiyacım yok ki.
Yaşamımın nasıl olduğuna karar verebilmem için, yaşamımda neler olduğunun bir önemi yok ki.

29 Ekim 2008
Haşim A.

Hayatımızda ki flashback’ler!

Seninle bir ömür boyu yaşayacak,
O günden sonraki geleceğini etkileyen,
Beyninde ki algılama kanallarını değiştiren,
Retinana düşen görüntülere o günden sonra tamamen farklı anlam yükleyen,
Bir deneyim’in oldu mu hiç?

Ya da başka bir değişle, senin de gözlerinle değil, iç görünle görmeye başladığın bir flashback’in var mı?

Bazen çok sevdiğin birini yitirdiğinde gelip bulur seni,
Bazen şahit olduğun acı bir olayın içine gizler kendini,
Bazen büyük bir felaketin içinde durup bekler seni,
Bazen…..

Onu yaşadığın da fark edersin,
O çok önem verip, ruhunun en nadide raflarına dizdiğin objelerinin, değersizliğini.
Onu yaşadıktan sonra istersin,
Senin on da gördüklerini, onu yaşarken hissettiklerini, herkesin senin gözlerinle gördüğün gibi görebilmelerini, senin o anda yüreğinde hissettiğin gibi hissedebilmelerini.
Farkına vardıklarının hiç de, yıllardır sana ve sana onu öyle aktaran insanlara göründüğü gibi olmadığını, bunu onların da fark edebilmelerini.

Ona sahip olabilmen için bekler önce senin kendini …

Atatürk'ten hatıralar

Bugün 85. yıldönümünü kutladığımız Cumhuriyet'imizi bize armağan eden büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün anısına, onun büyüklüğünü, farklılığını bir kez daha anlayabilmek için ondan bize kalmış bir kaç küçük hatıra.

Atatürk'e birgün, renkli olarak çizilmiş, devlet arması için biçimler getirmişlerdi. Bunlarda egemen olan öğe ya kurt başı ya da ay-yıldızdı. Ressamlarımızın bulduğu bu armaların hiçbirini, Atatürk, kurduğu devletin Cumhuriyet arması olarak kabul etmedi. Bu armalara, düşünerek defalarca baktı.
Sonunda “Bunların hiçbiri bugünkü dünyamızın içinde kurulan yeni bir devletin arması olamaz. Devlet armasını, simgesel bir insan başı temsil etmeli” dedi.
Bu konuda yaptığı açıklama şöyleydi:
“Bu dünyada herşey insan kafasından çıkar. Bir insan başının ifade edemeyeceği hiçbir şey düşünemiyorum.”
Böylece o zaman, Atatürk’ün onayından geçmiş bir Cumhuriyet devleti armamız yapılamadı.

Bir gün Atatürk, tarihle ilgili kalın bir kitap okuyordu. Öylesine dalmıştı ki, çevresini göre…

İlk, fabrika ayarlarına geri dönmek ister misin ?

Sana ilk fabrika ayarlarına geri dönmek ister misin diye sorsam?
Sahi dönmek ister misin annenden doğduğun o ilk, en orjinal haline?
Yoksa o günden beri sürekli törpülediğin, kategorize ettiğin, senden beklentilere göre kafanda oluşturduğun imajların arkasına gizlediğin bugünkü halin mi daha cazip geliyor sana?
Gerçekten o ilk orjinal haline dönebilsen, zaman içinde yitirdiğin, törpülediğin hangi özelliklerine yeniden sahip olmak şaşırtırdı seni bugün acaba?

Etrafındaki insanların senin için ne düşündüğünü/düşüneceğini hiç önemsemeden hareket edebilmek, konuşabilmek çok mu cesur hissettirirdi kendini sana?
Ya da hiç bir sınır olmaksızın düşlemek ve o düşlediklerine gerçekten inanmak, küçücük şeylerden mutlu olup, uluorta neşeli kahkahalar atmak çok mu aptalca gelirdi sana?
İçinden geldiği an da etrafındaki hiç kimseyi umursamadan hüngür hüngür ağlayabilmek, ağlarken bir anda ağlamayı kesip kırkırdayabilmek, sana yapılanları çabucak unutabilmek, onları hiç kaydetmemek, biriktirmemek kendini …

Hangisi benim yolum, ben hangi yolun yolcusuyum...

Tren garının önünde acı bir fren çığlığı duyuldu. Herkes bir an da ne olduğunu anlamak için başını o yöne çevirirken, o, geçirdiği kısa süreli bir şaşkınlık sonrası elinde bavulu ile hızlı adımlarla gara doğru yürümeye devam etti. Freni yapan taksinin şoförünün sesi ardından yankılandı.
- Aşık mısın nesin? Önüne bak önüne. Canına mı susadın sen. Allahım neden hep beni bulur böyleleri?
Aldırmadı şoförün arkasından yaptığı bu canhıraş bağırışa. Koşar adımlarla yürümeye devam edip kendini Ankara tren garından içeri attı. Girer girmez direkt sağ taraftaki duvara doğru yöneldi. Duvarın önüne geldiğinde elindeki bavulu yere bırakarak iki elini yüzüne kapadı. Bir müddet bu şekilde kaldıktan sonra elleri ile yol boyunca yanaklarından süzülüp boynuna kadar ulaşan gözyaşlarını silmeye çalıştı. Üniversite eğitimi için, dört yıl önce büyük bir heyecanla geldiği, bu dört yıl boyunca da alışmak için sürekli çabaladığı bu şehirden bir kaç saat sonra artık kurtuluyordu. Çantasından çıkardığı büyük mand…

Biraz yağmur ağlarım ben, biraz gözyaşlarım yağar.

Camdan dışarıya, sağanak halinde yağan yağmura baktı. Ara ara çakan şimşek, sadece mum ışıklarının aydınlattığı odanın içini, gözlerini rahatsız edici bir şekilde aydınlatıyordu. Sigarasından derin bir nefes çekerek ciğerlerini tamamen doldurdu. İçine çektiği bu dumanı, içtiği bunca sigaraya rağmen hala kendince odaya hakim olma mücadelesi veren tütsü kokusunun içine doğru yavaş yavaş bırakırken, sehpanın üzerinde duran açtığı son kutu biraya uzandı. Dolu olup olmadığını anlamak için hafifçe çalkaladığında son birasınında artık bitmiş olduğunu anladı. Saatine baktı. Saat 00:45’i gösteriyordu. Baş ve işaret parmaklarının ucuyla tuttuğu, ateşi artık filtresine dayanmış sigarasından, son bir nefes daha çekip, izmaritlerle ağzına kadar dolup taşmış olan kül tablasında söndürdü.
Bugün sabahtan beri ruhunda süre gelen med cezirler, kendine olan kızgınlığı kabartmıştı şu an yine. “Sen kocaman bir aptalsın oğlum” dedi. Sahip olduğunun kıymetini ancak kaybettiğinde anlayabilecek kadar aptal. O…