Kayıtlar

Ekim, 2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hiç düşündün mü, acaba onlarla yüzleştiğinde neler mümkün olacak?

Zaman zaman düşündüğün olur mu hiç?
Hayatında, başka insanların görmesini istemediğin için sakladıklarını?
Peki en çok hangi yalanları söylersin onları saklamak için kendine yada başkalarına?
Yoksa hiç düşünmez misin onları?
Karanlık tarafında gizlediklerini yok farz edenlerden misin yoksa sen de?
Onları sürekli bastırmaya çalışanlardan... Kontrolünü kaybettiğin anlarda ortaya saçıldıklarında, ortalığı nasıl toparlayacağını şaşıranlardan!
Kolay değil, değil mi insanın ruhunda -ona doğduğu günden itibaren öğretilenlere göre- kabul edilemez olduğunu düşündüğü şeylerle yüzleşmesi? Can yakıcı, utanç verici ve uygunsuz bulduğu duygu ve dürtüleri sahiplenebilmesi.
En zoruda sanırım, onlar hiç olmamış gibi davranarak, için öfkeyle kavrulurken hiç bir şey yapamamak.

Sence nereye kadar sürebilir ki bu garip oyun?
İnsan, nefret ettiği şeyler sanki onda hiç yokmuş gibi davranarak nereye kadar kaçabilir kendi hakkındaki esas gerçekle yüzleşmekten?
Neden böylesine zor gelir insana, kendinden utanmamak, kend…

Sanki bir yere yaklaşır gibi göğsü artan bir heyecanla kalkıp iniyordu.

Nutuk’un kaleme alındığı günlerde Atatürk sofrada imkan buldukça okurdu onu etrafındakilere, okuduğu yerlerde zaman zaman heyecanlanır, coşardı. Tabii hepsini tek başına sonuna kadar okumasına imkan yoktu. Birkaç gün sonra Kâtib-i Umumi’sine, köşk mensuplarına ve yakınlarına okutuyordu. Günlerce sürdü bu okuma. Sonuna doğru gelirken Kâtib-i Umumi’sine “Ver buraları ben okuyacağım” dedi. Sanki bir yere yaklaşır gibi göğsü artan bir heyecanla kalkıp iniyordu. O nereye geleceğini biliyordu. Sofrada olanlar adeta soluk almıyor, O’nun o görülesi halini heyecanla izliyordu. Bir anda sesi değişti, yüzü kıpkırmızı oldu. Coşkulu ama şiirsel bir ifade ile bağırarak, “Ey Türk Gençliği Birinci Vazifen” diye başlaması ile gözlerinin dolması ve yaşların damla damla süzülmesi bir oldu. Bir yandan o vakur sesiyle okuyor, bir yandan da ağlıyordu. Tabii oradakilerin hepsi de, hepimiz de ağlamaya başladık.

Sen Türk Milleti için ne büyük bir şanstın Atam. Sen herşeyinle, çok, çok farklıydın. Seni unutabil…

Bugün yalan söyle bana, inan çok ihtiyacım var buna…

Bugün sebepsizce gelip yanına, sana sokulduğumda.
O an içinden gelmese de sımsıkı sarıl bana.
Bugün çok ihtiyacım var kollarının beni sarmasına, parmaklarının bana dokunmasına.
Sanki senin bir parçanmışım gibi yaşamaya.

Bugün gözlerine baktığımda, susma ne olur bir şeyler söyle bana.
O an içinden gelmese de beni sevdiğini fısılda kulağıma.
Varsın yalan olsun.
Bugün çok ihtiyacım var bu yalanı senden duymaya.
Senin için değerliymişim gibi yaşamaya.

28 Ekim 2009 Haşim Arıkan
Bugün sabah işe gelirken otobüs durağında gördüğüm gözyaşlarını gizli gizli elindeki mendile silmekte olan bayana ithaf olunmuştur...

Onu sevmek o kadar kolaydı ki onun için...

Resim
Artık yaşlandığını düşündüğü, vücudunu tanıyamadığı dönemde çıkmıştı karşısına. Erkeklerin ona baktığında yada bakmadığında kendini tanıyamadığı, sanki kendini bir yerlerde unutmuş, bir türlü bulamadığı, bulsa da artık o bulduğu kişi olmak istemediği, kendine dair bir şeyler yapma ve hayattan keyif alma yeteneğini yitirdiği dönemde.

O dönem, kendini bir parçası olarak hissettiği şeylerden kopuş döneminin de başıydı aslında. Annelikten, evlatlıktan,……….


Perdenin o daracık aralığından sinsice içeri süzülen sabah güneşi, tam gözlerine hedef aldığında, güneşe hedef şaşırtmak için yavaşça yatağın sağ tarafına, ona doğru döndü. Sağ eli yine onun göğsünde yüzü koyun bir vaziyette keyifle uyuyordu yanında. Vücudunun küçücük bir noktası dahi olsa bir tarafının mutlaka ona dokunması gerekiyordu. Yoksa rahat bir uyku uyuyamıyordu. Alışmıştı onun bu huyuna. Hatta hoşuna bile gidiyordu bu huyu. Elini onu uyandırmamak için göğsünden yavaşça kaldırdı ve usul usul öptü.

O elin her seferinde vücudunda,…

Sonunda beni buldun!

Resim
Sonunda beni buldun işte!
Ne kadar zamandır “İnandığım Masalları” okuyorsun bilmiyorum?

Düşünüyorum...
Acaba okuduğun masallar, üzerlerinde düşünmek için sana bildiklerinden daha fazlasını verebildi mi?
Yoksa sana, senin bildiklerini tekrar etmekten öteye geçemedi mi?

Seninle karşılaşmamız hakkında hiç düşündün mü?
İnternette okunacak onca şey varken, bir blog okumak istemen ve onca blog arasından da gelipte “İnandığım Masalları” seçmen sence gerçekten basit bir tesadüf müydü?
Yoksa, yaşandığına göre seninle karşılaşmamız kaçınılmaz mıydı?

Kim bilir? O anlatılanlar doğruysa, belki de bu bedenlerimizi ruhlarımızın üzerine giymeden önce, bu karşılaşma için sözleşmiştik seninle, dünyaya inmeden önce olduğumuz yerde!
Eğer gerçekten böyleyse....
Acaba ne için anlaşmıştık seninle.
Birbirimize neyin farkına varması için yardım edecektik?

Peki hatırlıyor musun?
Seninle bugünkü hayatlarımızdan önce de, bir şekilde yaşamı hiç paylaşmış mıydık?
Düşünsek hatırlayabilir miyiz ki?
Bu masalı bize anlatanlara göre,…

Sorsam sana !

Resim
Hani o...

Seni bir an bile rahat bırakmayan,
Her saniye içinde biraz daha büyümekte olan,
Ancak kendi tatmini ile doyan,
Sana aynı anda kendinden başka hiç bir duyguyu hissetme şansı tanımayan,

O en güçlü, katıksız duyguyu, sorsam sana...

Tamamen senin içindeki köklerden beslenen,
Yüz yıllardır tekrarlanan cümlelerden alınma olmayan ifadelerle,
Daha önce hiç düşünmediğin bir şekilde,
Beyninde o anda oluşan dizinlerle,
İlk defa kullandığın sözcüklerle,

Anlatabilir misin onu bana?

08 Ekim 2009

Hiç bir kadın hayatta hüznü keşfedemeyecek kadar duygusuz olamazdı...

Resim
Vapur halatlarını toplayıp bağlı olduğu iskeleye veda ederken, başını okuduğu gazeteden kaldırdı ve camdan uzaklaşmakta oldukları iskeleye doğru baktı. Bir süre baktıktan sonra gözü ister istemez cam kenarında oturmakta olan genç kadına takıldı. Genç kadının –her ne kadar kendince gizlemeye çalışsa da- hüzünlü ve yorgun bir hali vardı. “Acaba kafasının içinden neler geçiyor şu an da” diye düşündü. “Acaba şu anda beyninin içinde yankılanmakta olan hangi sesi susturamıyor ne kadar uğraşsa da...” Ona göre hiç bir kadın hayatta hüznü keşfedemeyecek kadar duygusuz olamazdı...
Karşısına oturan genç adamın bir süredir ona yönelmiş olan bakışlarından rahatsız olmuştu genç kadın. Tükenmiş olan gücünün artakalan kırıntılarıyla, son bir hamlede bulunarak kendini iyice cama doğru çevirdi ve başını tamamen önüne eğdi. Ve sonunda dayanamayıp, o an sanki bir cenaze evindeymişcesine gözyaşlarının yanaklarından aşağıya doğru süzülmelerine izin verdi. Keşke o an da yanında acı çektiğini görmesi için iz…

İçimde bir garip filozof!

Resim
Düşünüyorum. “ Acaba beynimde barınan hangi düşünceler gerçekten benim düşüncelerim olabilir.” diye. "Acaba hangilerini gerçekten ben ürettim? Hangilerini geçmişten miras olarak devraldım?”

Her zaman yaptığı gibi yine ansızın ortaya çıkıp gülmeye başlıyor bana. “Onların hiçbiri senin düşüncen değil. ” diyor ve devam ediyor anlatmaya.
“Böyle bir şey söz konusu olamaz zaten. Düşünce dediğin şey çevrendeki insanların sana yaptıkları etkilerin toplamından başka bir şey değildir. Bu yüzden de hiç kimse yeni fikir üretemez. Herkes sosyal atmosfer içinde ancak çevresinden topladıklarını yansıtabilir çevresindekilere. Aslında düşünce denilen şey bir nevi hırsızlıktır. Toplumun malı olan fikirleri toplumdan çalıp, biriktirir sonra da yeni bir kurguyla sanki seninmiş gibi satmaya çalışırsın başkalarına.”
Her zaman yaptığımı yapıp, gülümseyerek ona sevgilerimi sunuyor ve susuyorum. Onun ne zaman içime kaçtığını, ne zamandan beri orada yaşadığını, onu nelerle besleyip, eğiterek! nasıl bu hale …