Kayıtlar

Temmuz, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Başarısız olduktan veya red edildikten sonra bile denemek...

Sıkıntılı bir şekilde saatlerdir oturduğu koltuktan ayağa kalktı. İçinin daraldığı zamanlar da hep yaptığı gibi, oda da ki kitaplığa doğru yürüdü. Önüne ilk gelen raftan rastgele bir kitap seçti. Kitabın herhangi bir sayfasını açıp, o sayfada gözüne takılan ilk paragrafı okumaya başladı.

“ Yaralandıktan ya da kaybolduktan sonra sevmek. Hatta başarısız olduktan veya red edildikten sonra bile denemek.” (1)

Yine her zaman olduğu gibi, nasıl olupta ruh haline uygun bir paragraf seçtiğini düşünüp gülümsedi kendi kendine. Belki de bunu ona, ne zaman ihtiyaç duysa, varlığını hep yanında hissettiği, o ilahi güç yaptırmıştı yine. Her zamanki gibi gösterişsiz bir şekilde. Sanki bir rastlantıymışcasına. Camın önündeki koltuğuna oturdu. Sokak lambasının kendini bile aydınlatamayan o cılız ışığına takıldı gözleri. O gece, bu sokak lambasının kendini bile aydınlatmaktan aciz, o cılız ışığının yardımıyla, bugüne kadar yaşadığı hayatı gün ışığına çıkarmak, ondan geriye elinde kalanlara bakmak istedi.

He…

Aşk istediği zaman geri dönebilir mi?

Resim
Kapının çalan zilini duyunca seslendi mutfaktan, ıslak olan ellerini kurulamaya çalışarak. “Geliyoruuuuuum.” Az önce okula uğurladığı oğlu zannetti geleni. “Bu sefer neyi unuttun?” diyerek gülümseyerek açtı kapıyı. Kapıyı açmasıyla birlikte, onu karşısında görünce kala kaldı kapının önünde. İnanamadı, inanmak istemedi yıllar sonra onu tekrar gördüğüne. Bilemedi o an da ellerini nereye koyacağını. Bilemedi o an da hangi tarafa doğru bakacağını. İki eli de fazla geldi o an da ona. Sol eli kapının pervazına tutunmaya çalışırken, sağ eli önce yanağında sonra alnına doğru dökülen saçlarında dolaştı ağır ağır, amaçsız bir halde! Bakışları kah yere kaydı, kah onun gözlerine takıldı. Yaşadığı şokun içinde hapsoldu kaldı bir süre kapının önünde. Sessizce….

-Neden geldin?

dedi. Bakışları onun arkasındaki boşluğa doğru dikerek, o an da onunla gözgöze gelmeye cesaret edemeyerek. Ve devam etti, elinden geldiğince sakin olmaya çalışarak.

-Ne…, ne… diyeceğimi bilemiyorum. Ne işin var burada?
-Seni görme…

Gerçek ve doğru olan nedir? Tek midir? Değişmez midir? Hepsi keşfedilmiş midir?

Gerçek ve doğru dediğin her şey, senden önce keşfedilmiş midir?
Onlar herkes için tek midir? Değişmez midir?
Bugün için artık düşünmeye gerek kalmamış, bütün düşünceler zaten hazır olarak sana sunulmakta mıdır?

Senden önce yaşayanlar;
Her şeyi tüm açılardan görüp en doğru olanı tesbit edebilmiş midir?
En son noktaya kadar var olan herşeyi bütün çıplaklığıyla görebilmiş midir?
Senden önce çözülmesi gereken bütün denklemler çözülmüş müdür?
Sana aktarılan kurallar, düşünceler, bilgiler yüzde yüz doğru mudur?
Senin için de en ideal olan onlar mıdır?
Senin için de en mükemmel olan onlar mıdır?
Sana artık söyleyecek yeni hiç bir şey kalmamış mıdır?

İnsan artık düşünen değil, var olan düşüncelere inanan mı olmalıdır?
Düşünmek yerine, varolanlar içinden sadece bir tercih mi yapmalıdır?
Sence hayat bugüne kadar keşfedilmiş kurallara göre mi yaşanmalıdır?
İnsanlık artık var olan tüm düşüncelerin en son noktasında mıdır?
İnsan için yeni düşüncelerin başlangıç noktası olma gibi bir ihtimal kalmamış mıdır?

Sana b…

İnsan ölümü kabullenmeden hayatı kucaklayabilir mi acaba?

Düşündünüz mü hiç?
Acaba hayatı ne kadar kucaklayabiliyorsunuz?
Yaşadığınız anı dolu dolu, hissederek yaşayabiliyor musunuz?
Gününüzü yapmak istediğiniz şeyleri yaparak geçirebiliyor musunuz?
Aklınıza gelen şeyleri, arzularınızı, isteklerinizi ertelemeden gerçekleştirebiliyor musunuz? İleriye dönük olarak yapılacaklar listesi tutmak yerine onları bulduğunuz ilk fırsatta gerçekleştirebiliyor musunuz?
Ailenize, dostlarınıza, sevdiklerinize yeterince vakit ayırabiliyor musunuz?
Kendinize yaşadıklarınızı, peşinden koştuklarınızı durup, değerlendirebilmek için fırsat yaratabiliyor musunuz?

Yoksa bunların hiçbirini yapmıyor musunuz?
Siz ölümsüz olduğunuza ya da ölümün sizden çooook uzakta olduğuna mı inanıyorsunuz?

Biliyor musunuz?
Hayatını yukarda sorduğum şeylerin büyük bir kısmını belki de hepsini yaparak yaşayanlardan sanırım tam bu nokta da farklılaşıyorsunuz.
Onlar ölümden korkup kaçmak yerine onu kabullendikleri için ellerindeki zamanın değerini bilerek anlarını, hayatlarını dolu dolu, sadece y…

Üç hırsız...

Her sabah karşıma çıkmasa olmaz. Mendebur suratlı şey. Suratında meymenet yok ki zaten. Bir de hiç bir şey yapmamış gibi pişkin pişkin sırıtmıyor mu insanın suratına!
Nefret ediyorum bu adamdan. Sanki onun üstüne vazifeymiş gibi. Yine altan alttan iğneledi durdu. Yok insan da biraz hırs olurmuş. Yok insan yaptığı işe biraz saygı gösterirmiş. Şeytan diyor çarp suratının ortasına bir tane osmanlı tokatı….
Ya valla kafayı yiyecem ben. Bugünde yaptıramadım şu televizyonu. Tam bir ay oldu bozulalı. Yakında kırkı çıkacak zavallının. Şimdi nasıl seyredeceğim Lost’u? Nereden bulucam bu saatte nöbetçi tamirci ben yaaa…

Allahım sen bana sabır ver. Gecenin bu saatinde yine açtı müziği sonuna kadar Allahın belası. Sıkıysa çık ikaz et. Zebellah gibi dikiliyor insanın karşısına. Allahım bir sebep ihsan eyle de bu adam taşınsın bu evden artık.

Bak yine arıyor! Ay şiştim valla. Neden anlamıyorsun be adam ar tık se nin le gö rüş mek is te mi yo rum! Anla artık yaaaa. İlle de yüzüne mi vurmam gerekiyor …

Belki de...

Hayatın önümüze koydukları,
Bizim hayattan beklediklerimiz!
Ne kadar zor değil mi? İkisini birbiriyle eşitleyebilmek. Hayata diş geçirebilmek.

Kimbilir belki de;

Hayatın önümüze koyduklarını beğenmeyip sürekli şikayet etmek, red etmek yerine, hayatın bize verdiği her şeyi istisnasız almak, onları kabullenmek gerek.
Yaşadığımız an dan kaçmaya çalışmak yerine, her an tamamen orada olup zamanın önümüze koyduğu her anı tatmak gerek.
Günleri birbirinin devamıymış gibi kabul etmek yerine, Her günü birbirinden bağımsız yeni bir hayatmışcasına yaşamak gerek.

Birincil amaç; mutlu bir hayat yaşayabilmekse eğer.
Bunun bir yolunu bulmak gerek.

27 Temmuz 2008
Haşim A.

Her seferinde yine aşk...

Öyle bir çıkıyorsun ki karşıma.
Gördüğüm an diyorum evet bu o.
Bu defa herşey çok farklı olacak.
Ama yine…

Öyle güzel dinliyorsun ki beni, gözlerin gözlerimin içinde.
Diyorum ki o beni gerçekten anlıyor.
Zamanla kaymaya başlayınca gözlerin beni dinlerken başka yerlere.
Diyorum ki yine…

Öyle bir sarılıyorsun ki bana her gördüğünde.
Diyorum ki o beni gerçekten arzuluyor.
Zamanla dolaşmaya başlayınca ellerin bedenimde isteksizce.
Anlıyorum ki yine…

Öyle güzel hayaller kuruyoruz ki seninle.
Diyorum ki bu defa her çok güzel olacak.
Zamanla teker teker bana geri dönmeye başlayınca hayallerimiz, boyunları bükük sensiz bir şekilde.
Kabulleniyorum yine…

Neden hep,” ilk başlarda birbirimizin neleri sevdiğine odaklanırken, zamanla birbirimiz de bizi tedirgin eden şeylere odaklanırız” diye soruyorum kendime.
Bunu tersine çevirebildiğimizde bizim için herşeyin çok daha farklı olacağını bilmenin üzüntüsüyle.
Her seferin de biraz daha yorgun, hiç istemeye istemeye...
En başa dönüyorum yine…
Sessizce kendime...

25 Temmuz…

Duygusal Aritmetik

Gizli bir virus taşıdığınızı düşündünüz mü hiç?
Üstelik farkında olmadan bu virüsü sevdiklerinize bulaştırdığınızı!
Ne yapardınız bu söylediğim şey gerçek olsa?
Çok mu üzerdi bu durum sizi?
Size kötü bir haberim var. Siz gerçekten de bir virus taşıyorsunuz. Bu virüs zihninizde ve bu virüsü gün be gün çocuklarınıza, ailenize ve sevdiklerinize bulaştırıyorsunuz.

Bunun farkında değilsiniz yoksa?

Kendi korkularınızı,
Kendi yargılarınızı,
Kendi kuruntularınızı,
Kendi endişelerinizi,
Kendi şüphelerinizi,
Kendi tereddütlerinizi,
Kendi güvensizliklerinizi,

Gün be gün onlara bulaştırdığınızı yoksa fark etmiyor musunuz?

Üstelik tüm yaşadıklarınıza esas neden olan kendi eksikliklerinizi, yetersizliklerinizi tamamen göz ardı ederek.

Yapmayın!
Sevdiklerinize bile bile bu kötülüğü yapmayın!
Sizin beyninizi ele geçirmiş olan bu virüsü onların beyinlerine de bulaştırmayın.
Düşünün. Onlara bulaştırdığınız bu virüsle onların hareket alanını nasıl daralttığınızı, düşlerini, belki de daha hiç oluşmadan nasıl ellerinden ça…

Sonunda acaba elinde ne kalıyor?

Düşününce insana ne kadar tuhaf geliyor.

İnsan bedenine yapılan bir tecavüzün etkisinden yıllarca kurtulamazken, işittiği, gördüğü, okuduğu bir çok fikrin düşüncelerine sürekli tecavüz etmesine nasıl seyirci kalabiliyor?

Bedenine izinsizce yapılan en ufak teması taciz kabul ederken, hiç tanımadığı insanların düşüncelerine, ruhuna dokunmalarından nasıl da büyük bir haz alıyor.

Bedenin de oluşan en ufak bir kesik ve yarayı tedavi ettirmek için doktora koşup, hiç bir iz kalmaması için elinden geleni yaparken, ruhunda oluşan kesik ve yaralar iyileşmesinler diye elinden geleni yapıyor. Onları nasıl da sürekli kaşıyor. Onları nasıl da sahipleniyor.

Bedeninin diri ve mükemmel görünmesi için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırken, ruhunun gün be gün bir enkaza dönüşmesine nasıl seyirci kalabiliyor?

Bir gün beden çürüyüp yok olurken.
Geriye sadece ruh kalıyor. Acaba insan bedenini mi çok fazla önemsiyor? Yoksa ruhuna mı hiç değer vermiyor?
23 Temmuz 2008 Haşim A.

Bazen zordur kadını anlamak...

- Biliyorum benden nefret ediyorsun artık sen!
- Allah aşkına nereden çıkarıyorsun bunları? Hayır canım ben senden nefret etmiyorum.
- Belki de asıl sorun bu! Neden benden nefret etmiyorsun?
- Senden neden nefret edeyim ki?
- Bana birşey vermiş olmak için!
- …….

- Canını sıkan bir şey mi var senin?
- Hayır hiç bir şey yok. Ne olabilir ki? Herşey o kadar mükemmel ki! Bana hiç bir şeyin hesabını sormuyorsun bile! Daha ne isteyebilirim ki?
- O zaman neden bu kadar sinirlisin?
- Allah kahretsin bunu bana saygı duyduğun için mi yoksa beni artık değersiz bulduğun için mi yaptığını anlayamıyorum. Bu da beni deli ediyor!
- …….

- Bana neden bu kadar kızıyorsun hiç anlamıyorum! Benden ne istiyorsan artık sana onu veriyorum.
- Yine saçmalamaya başlama lütfen. Ben senden ne istedim ki?
- Yıllarca beni kendine benzetmek için uğraşmadın mı? Sen neysen ben de o oldum işte. Sana seni yansıtan bir ayna. Şimdi kendi yansımandan, kendi yankından neden bu kadar rahatsız oluyorsun ki?
- ……. 22 Temmuz 2008 Haşim A.

Sende durum nasıl?

"Hayatınızda tedbirli hareket edip, sıranın altına mı saklanıyorsunuz, yoksa pencerenin önünde dikilip olanları mı seyrediyorsunuz? "(1)

Hayatımızda yaptığımız tercihlerin kaynağının ne olduğunun acaba ne kadar farkındayız?

Geçenler de okuduğum bir kitapta ne yazıyordu biliyor musun?
Yaptığımız her tercih, içimizdeki korku ya da sevgi düşüncesinden doğuyormuş.
Sence doğru olabilir mi bu?
Ne düşünüyorsun bu konuda?
Acaba sendeki durum nasıl?
Sen de herkes gibi onlara bağımlı mısın?
Korku!
Endişe!
Şüphe!
Tereddüt!
Güvensizlik!
üzerine kurulmuş ve bize zorla miras olarak bırakılmaya çalışılan o meşhur ızdırap yüklü dünyanın gönüllü üyesi misin yoksa sen de?
Bütün arzuların, isteklerin hiç gerçekleşmeyecek birer hayal olarak hapis mi hep beyninde?

Yoksa sen onlara benzemiyor musun?

İnanç ve cesaretinden aldığın güçle taşkın bir ırmak olup, seni engelleyen bütün bu düşünceleri çamurlu bir toprak yığını gibi, hayallerinin, arzularının, isteklerinin önüne katıp sürükleyerek yok ettiğin sana özel b…

One night stand....

Resim
Türkçesi;
Tek gecelik ilişki!

Yada biraz farklı bir deyişle;
İnteraktif mastürbasyon!
Vur kaç ya da ver kaç!
Test drive!

O gece;
Tatmin!?!
Prezervatif. (Ruha da)
Alkol. (en bol cinsinden)

Ertesi sabah;
Yabancılık duygusu ve pişmanlık!
Kirlenmişlik, ben ne yaptım hissi.
Hafif bir tiksinti!
Kaçış.

Risk;
Güzel seks diye bir garanti kesinlikle söz konusu değil.
Tekrar görme isteği ya da görmeme isteğine rağmen tekrar karşılaşma.
Akşam adını sormayı unutup sabah sormak durumunda kalma.

Sebep;
Libidodaki önlenemeyen yükseliş.
Beynin şalter indirip yönetimi belle diz arasına bırakması.
Kendini kaybetme ya da kaybedecek hiç şeyinin olmaması.

Kimilerine göre;
Yalnızlık paylaşımı...
Evlenilecek kişide kesinlikle olmaması gereken bir özellik...
Hem senin, hem karşındakinin en savunmasız olduğu an...
Alkolün etkisiyle özgürlüğüne kavuşan bastırılmış duygular...
İnsanın kendine olan saygısını kaybettiği an...
Yapmak isteyipte yapamayanların b.k attığı bir ilişki türü...
Kerhane olgusuna sosyetik bir yaklaşım...
Zevk uğruna yapı…

Yoksa ben mi?

Yanlış bir yola girdiğiniz oldu mu hiç?
Büyük güçlüklerle yolun en sonuna geldiğinizde o yolun aslında sizin yolunuz olmadığını fark ettiniz mi hiç?
“Hayatta en büyük trajedi, bütün hayatınızı peşinde gittiklerinizin doğru olmadığını görmeye harcamaktır.” demiş Henry David Thoreau.

Düşünüyorum.
Kimdir acaba böyle bir durumda sorumlu olan?
İnandığı yanlış yolda sonuna kadar gitme cesaretini gösterebilen mi? Yürüdüğü yolun yanlış yol olduğunu bilmesine rağmen, bildiği, kendini güvende hissettiği tek yol o olduğu için ısrarla onda yürümeye devam eden, tanımadığı yollara girme cesaretini gösteremeyen mi?
Gittiği yolun doğru yol olup olmadığını hiç incelemeyen mi?
Kendine yol diye hep başkalarının yollarını seçen mi? Yürüdüğü yolu kaynağı tamamen kendisi olan, duygu ve düşünceler ile hiç test etmeyen,
Kendine karşı dürüst olmayan,
"Ben" mi?
17 Temmuz 2008 Haşim A.

Sen...

Dön de bir arkana bak.
Ardında bıraktığın;
Ceset kentlere,
Ceset aşklara,
Bir bak.
Biliyor musun bu dönüp bakmalarının en kötüsü hangisi olacak?
Yolun sonuna vardığında göreceğin heder olmuş bir hayat!
O zaman anlayacaksın belki de,
Nereye gidersen git,
Kaç ceset çiğnersen çiğne.
Kaç kent, kaç sevgili eskitirsen eskit.
Sen değişmedikçe,
Yürüdüğün tüm yollar seni, hep aynı kentlere, aynı aşklara çıkaracak.
Sen değişmedikçe,
Her seferinde yeni diye başladığın hep aynı tekrarlar;
Farklı yüzlerle, farklı görüntülerle, farklı isimlerle hep seninle olacak.

14 Temmuz 2008
Haşim A.

Satır aralarında gizlidir...

Okuduğun kitabın satır aralarına bakarken bulursun çoğu zaman aradığın bir cevabı.
Satır aralarında soluklanırken görürsün kimi zaman içinde yaşayan ama senin unuttuğun o utangaç çocuğun, gözlerindeki mutluluğu.
Satır aralarında durduğun anda fırlar içinden bastırdığını sandığın o bitmeyen öfke.
Satır aralarında durduğunda hissedersin çoğu zaman o aradığın huzuru.
Satır aralarındadır hep kendi başına yaptığın o özgür keşif yolculukların.
Kimi zaman bugünden geçmişe...
Kimi zaman geleceğe...
Kimi zaman yepyeni hayallere...

Sana yeni bir şeyler öğrettiğini zannedersin hep okuduğun o satırların.
Oysa sen, satır aralarında beklerken kendi içindeki beni keşfedersin.
Satır aralarında durduğunda kendi özüne doğru bir adım daha ilerlersin.

Bir gün belki yine bir satır arasındayken, aslında aradığın tüm soruların cevabının senin içinde her zaman var olduğunu, okuduğun o satırların sana sadece günü geldiğinde onları bulabilmen için yardımcı olduğunu fark edersin.

20 Eylül 2007
Haşim Arıkan

Hep başa sarıyordu.

Bir adam, bir kadın ve bir çocuğun yolları aynı evde kesişti.
Adam, kısa bir ömürü,
Kadın, genç yaşta dul kalmayı,
Çocuk ise, babasız ve zorluklarla dolu bir yaşamı,
Seçtiğini unuttu.
Oysa seçimler ve anlaşmaları, yeryüzüne inmeden önce, herkes kendisi yapıyordu.
İşin özü yeryüzüne indiğinde unuttuğun o seçiminlerin arkasındaki gizli zarfını bulmanda yatıyordu.
Her yeni yaşam içinde yeni zarflar saklıyordu.

24 Temmuz 2007
Haşim A.

Size bir şey sorabilir miyim?

Birine bir borcunuz ya da birinden bir alacağınız olduğunda kendinizi huzurlu hissedebiliyor musunuz?
Borçlu ya da alacaklıyken aklınız rahat olabiliyor mu?
O borcu veya alacağı hiç düşünmeden durabiliyor musunuz?
Çok azdır herhalde borçlu ve alacaklıyken huzurlu olmayı becerebilen.
Soruyu bir de tersten sormak istiyorum.
Borcunuzun son taksidini de ödeyip hesabı kapattığınız an da kendinizi nasıl hissedersiniz?
Kuş gibi hafiflemez misiniz oradan ayrılırken?
Keyifle gülümsemez misiniz?
Hayat daha bir keyifli hale gelmez mi sizin için?
Bu olayın maddi boyutu tabi.
Peki manevi boyutta durum bundan çok farklı mı ki?
Ne dersiniz?
İşin kötüsü en çok açık hesabı o tarafta bırakmıyormuyuz hepimiz?
Sebep olarak adına onur, gurur, intikam, ceza ne dersek diyelim, sizce de bir yığın hesabı açık bırakmıyormuyuz hep ardımızda?
Kapanmamış bu hesaplar en çok kimi huzursuz ediyor acaba?
Kim kaçırıyor bu hesabı kapattığında yaşayacağı huzuru, mutluluğu?
Karşınızdakinin bu hesabı kapatıp kapatmadığını bilebiliyor mus…

Mutlaka bir yolu olmalı bunun...

Nedir acaba öldüğünde insana kendini mutlu hissettiren?
Ya da ardında kalanlara gözyaşı döktürtmeyen.
Nedir bir bilinmeze doğru insanı huzurla ve gülümseterek götüren?
Nedir ölümü bize sevgiyle kucaklatan?
Ya da son yolculuğumuza keyifle uğurlatan.
Mutlaka bir yolu vardır bunun.
Bulabilmeli insan ölmeden önce mutlu ve huzurlu olarak bu dünyadan göçüp gidebilmenin, gideni uğurlayabilmenin bir yolunu.
Neden hep gözyaşları sel olup akmalı ki gidenin ardından?
Neden söyleyemediklerimiz yumru olup kalmalı hep boğazımızda?
Neden pişmanlıkla kavrulmalı ruhumuz?
Neden artık hiç bir zaman gerçekleşemeyecek ihtimaller sarıp sarmalamalı benliğimizi?
Yok mu keyifle ölebilmenin, neşeyle uğurlanabilmenin bir yolu?
Ölene ya da onu yitirene kadar hiç;
Sevdiklerine doyabilir mi insan?
Yaşamak istediği herşeyi yaşayabilir mi?
Söylemek istediği herşeyi söze, sese dönüştürebilir mi?
Ne yaparsak yapalım her zaman ardımızda bıraktığımız yarım kalmış, eksik bir şeyler olacak.
Hayatı her zaman aklımız da olanları sürekli ert…

Yoksa o gün geldiğinde...

“Ormana gittim, çünkü yaşamımı kasıtlı olarak yaşamak istedim. Derinlemesine yaşamak ve yaşamın iliğini emmek istedim, yaşam olmayan herşeyi kökünden söküp çıkarmak ve ölmeye geldiğimde, aslında yaşamamış olduğumu keşfetmemek istedim.” Henry David Thoreau
Yıllardır sorup dururum kendime, biz insanoğlu neden duyguların kutuplarında dolaşmaktan bu kadar çok korkar, kaçıp dururuz diye.
Sahi neden siyah ve beyaz bu kadar çok korkutur bizi?
Neden hep grinin peşindeyizdir?
Neden içimizde barındırdığımız duyguların hepsine eşit davranmayı, hepsini sevgiyle kucaklamayı bir türlü beceremeyiz?
Neden tahteravallinin hakkını vererek, kıçımızın hızla yere çarpmasının da, başımızın göğe en yükseğe doğru uzanmasının da tadını çıkarmak yerine, hafif hafif dengede sallanmaya çalışırız? İşin tuhaf tarafı ise çoğumuz kıçımızın yere vurmasının, başımızın göge uzanmasının tadını hiç bilemeden, ne kadar keyifle sallandığımızı anlata anlata yaşlanırız hep.
Neden en dibe vurmak istemeyiz hiç?
Neden korkarız dorukla…

Neyin ne kadar farkındayız?

Acaba kendimize karşı ne kadar dürüstüz?
Kaçımız güçsüz olduğumuz yönlerimizi cesurca kabullenip, sahiplenebiliyoruz?
Kaçımız yaralarımızı ve hassas noktalarımızı biliyor, onları tedavi etmeye çalışıyoruz?

Oysa o yaralarımız ve hassas noktalarımız değil mi, bizi diğer insanlara karşı bu kadar duyusal ve tepkisel yapan? Etrafımızdaki insanların davranışlarını ve yaşadıklarımızı bize kişisel algılatan. Hem kendimizi, hem de etrafımızdaki insanları bize bu kadar acımasızca yargılatan.

Yoksa siz de mi onları sürekli red ederek, hiç sahiplenmeyenlerden misiniz?

Oysa, biliyor musunuz, onlar ancak varlıklarını kabul ettiğimizde, onları sahiplendiğimizde başlayabiliyor iyileşmeye. İnsan, ancak kendini olduğu gibi kabul ettiğinde başlayabiliyor değişmeye.
Tabi bunun içinde, önce kendimize karşı sürekli oynadığımız “evde yokum” oyunundan vazgeçmek gerekiyor. Dönüp cesurca içimize ışık tutabilmek, kendimizle sağlıklı iletişim kurabilmek...

Gerçek sanki bir neşter, ilk değdiği anda insana büyük acı veri…

Yapabilir misin?

Kendini bu dünyada yapayalnızmış gibi düşünebilir misin?

Sana öğretilen bütün her şeyi unutup, kendi beyninle, hakkını vererek düşünebilir misin?
Başkaları için bir şeyler yapmaya çalışmak yerine, "bir şeyler yapabilecek bir insan" olmayı deneyebilir misin?
Başka insanların yaptıkları ile ilgilenmeden, tamamen kişisel arzularının peşinden gidebilir misin?
Her ne koşul altında olursan ol, her zaman kendi kararını verme, kendi yolunu seçme hakkına sahip çıkabilir misin?
Sanılmaya çalışmak yerine, gerçekten olmak isteyebilir misin?
İnanmak yerine, kendin düşünebilir misin?
Başkalarının başarılarına gıpta etmek yerine kendi başarılarınla başkalarını cesaretlendirebilir misin?
Başkalarını mutlu etmek yerine, kendini mutlu etmeye cesaret edebilir misin?
Hiç bir örneğini olmayanı düşleyebilir misin?

Hiç kimsenin asla sana veremeyeceği o şeye sahip olabilir misin?

Kendini, kaynağı tamamen sen olan düşüncelerle yenibaştan yaratabilir misin?
Sen gerçekten sen olabilir misin?

02 Temmuz 2008
Haşim A.