Kayıtlar

Düşünüyorum... etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

Zamandışı yaşamak...

Hepimiz doğduğumuzda bir hiç değil miydik? Büyüdük. Hiçliğimizi bizi rahatlatan fikirlerle, inançlarla örttük. İnsanlar tanıdık, ilişkiler yaşadık. Yaşananları yaşanan da yok etmeyi beceremedik. Geçmişi öldüremedik, hayatın kendisini yenilemesine bir türlü izin vermedik. Anıları, hatıraları kolleksiyon yapar gibi zihnimizde sürekli biriktirdik... Geçmiş ölmeden saf, masum kalabilir miydik? Saflık olmadan bilgelikten bahsedilebilir miydik? En bilge olduğumuz zamanlar neden çocuk olduğumuz zamanlardı? Belki de hiç düşünmedik! 5 Eylül 2011 Haşim Arıkan

Tuhaf bir bilmece?

Resim
Dünya insanın zihninde, İnsan dünyanın içinde, "Dünya, insanın zihnindeki dünyanın içindeki insanın zihninde........." diye başladığın cümle, acaba bir yerde son bulabilir mi düşününce? 13.01.2011 Haşim Arıkan Fotograf: Tell tale

Belki de hayatın çekim gücü seni olman gereken yöne doğru çekiyordur, sen ona ne kadar dirensen de…

Resim
Yine dinlemekte olduğum parçanın, insana kendini sorgulatan sözlerine kendimi kaptırıp düşüncelere daldığım an da gelip buluyor beni. “Nasıl düşüneceğini değil, ne düşüneceğini öğreten bir eğitim sisteminin ürünüsün sen.” diyerek başlıyor her zamanki gibi sükunetle anlatmaya. “Bu sistemde öncelikle sana aktarılan verileri ezberlemen gerekir. Ne düşüneceğine dair her türlü bilgiye sahip olursun böylece. Ama o bilgiler sana nasıl düşüneceğinle ilgili hiç bir şey öğretmez. Hayat, o bilgilerin sende yarattığı yanılsamalarla akıp giderken, bir gün, içinde güçlü bir ses yükselmeye başlar. Seni, bir şeyi gerçekleştirmek, bir şeyi başarmak, bir katkıda bulunmak için çağırmaya başlar sürekli. O sesi duymaya başladığın an, hayatın anlam safhasına gelmişsin demektir. Bu çağrı yalnızca senin hissedebileceğin, senden başka hiç kimsenin sana anlatamayacağı bir şeydir. Düşünmeye başlarsın hayata geliş amacının ne olduğunu, senin kim olduğunu. Neyi gerçekleştireceğini, evrenin o mükemmel kurgu...

Dünyanın kenarından sonsuza yuvarlandı.

Resim
Ömür tükendi. Bebek yaşlandı. Yeni hayallerde eskinin görüntüleri canlandı. Yaşamın öyküsünü düşündü. Bir kez daha düşüncelerinin ağına düştü. Üzüldü. Ağ koptu. Dünyanın kenarından sonsuza yuvarlandı. Yuvarlanırken düş, gerçeğe dönüştü. Ben zannettiği bedeni ardında, dünyada kaldı. Hayat adını verdiği düş'ün anlamını ancak o zaman kavradı. O aslında düşlenemeyecek kadar sınırsız bir varlıktı. Ama herkes gibi o da yaşadığı düş’ü düşünceleri ile sınırlamıştı. Olabilecekken olamamışların farkına o an vardı. 18 Kasım 2009

Ancak o zaman...

Resim
“Kendini bilmelisin” diye yavaşça fısıldıyor kulağıma. Bana, benim yakınlığımda. Bunu duyunca bir sürü soru uçuşmaya başlıyor beynimde. Kendim, yaşadıklarım ve hayat hakkında. Bunu görünce, “Zihnini çok fazla düşüncelerle meşgul edip, kendi özündeki koşullanmamış özgürlük ile bağını kopartmamalısın.” Diyerek başlıyor sükunetle cümlelerini ardarda sıralamaya. “Sen de sen olmayanları ayıklarak, zihnini yıllardır biriktirdiğin çöplerden kurtararak başlayabilirsin kendin için bir şeyler yapmaya. Eğer, içinde daha derinlere ulaşmak, içindeki zenginliklerle tanışmak istiyorsan, kendin için daha fazla çaba harcamalısın. Daha fazla sen olabilmek istiyorsan sorgulamalarına bütün zihninle, kalbinle, tüm varlığınla katılmalısın. İçinde yaşadığın oluşturulmuş düzen tarafından derinden koşullandırılmış zihnini dağıtmalı, kendi özünün anlık koşullandırmalarını yaşamaya çalışmalısın. Ancak o zaman tedavi edebilirsin yılların ve içinde yaşadığın düzenin sende oluşturduğu hasarları. Anc...

Beni kısıtlayan, sınırlayan herşeyi alaşağı ettiğimde...

Resim
Hayatın bugüne kadar bana verdiklerini ve benim onlardan yapabildiklerimi düşünüyorum. Onlardan bir şeyler yapmaya çalışırken, kendime koyduğum sınırları, kısıtlamaları, kuralları. Beni kısıtlayan, sınırlayan her şeyi alaşağı ettiğimde, içimdeki bastırılmış arzuların, ortaya çıkacak bozulmamış doğasının bana neler yaşatabileceğini... Soruyorum kendime, hayatı büyük bir coşkuyla, karşı konulamaz bir tutkuyla yaşamaktan, hayatın iliğini kemiğini emerek doyuma ulaşmaktan ilk ne zaman, nasıl ve neden vazgeçtim ben diye. Eğer bu bir yetenekse, ben bu yeteneğimi ne zaman kaybettim. Hayatımın tek hakimi olduğumu, verdiğim kararların tüm sorumluluğunun bana ait olduğunu, hayatımı verdiğim kararlarla benim yarattığını, red etmeye ilk ne zaman ve neden başladım? Çevremdeki insanları düşünüyorum. Acaba bugüne kadar bilerek yada bilmeyerek kimlerin hayatlarına dokundum, hangi keşifleri, hangi farkındalıkları için onlara yardım ettim, dünyada nasıl bir farklılık yarattım.... Eğer ben olma...

Söylemek isteyipte, hep susup...

Resim
Düşünüyor(d)um, O ezbere bildiğim, şartlı bir reflex gibi her daim dile getirdiğim, yıllardır kullanılmaktan aşınmış cümleler, tükenmiş kelimelerle... Otomatikleşmiş, önceden kolaylıkla tahmin edilebilir düşüncelerimle... Yapamadıklarımı… Yapmadıklarımı… Her niyetlenişimde, kendimi büyük bir başarıyla yapamayacağıma inandırdıklarımı… Sürekli; Kaçtıklarımı… Saklandıklarımı… Dışladıklarımı… Unutmaya çalıştıklarımı… Ertelediklerimi… Vazgeçtiklerimi… Bir türlü tamamlayamadıklarımı… Göstermek isteyip gösteremediklerimi… Söylemek isteyip, sadece susup kaldıklarımı… Sırf istemediğim için kendimi mahrum bıraktıklarımı… İnancımı yitirdiğim için kendime yaşattığım hayal kırıklarını… İçimde itinayla gizlediğim yoksulluklarımı, zorbalarımı. Mütemadiyen tekrar eden ruh hallerimi. Her geçen gün biraz daha yorgunlaşan yorgunluğumu. Hatırlıyorum. Bildiğim ne varsa, hepsini vermek için yüreğimde hissettiğim o yoğun isteği. Sadece bilmediklerimle kalabilmeyi arzulayışımı. Kişiliğim diyerek kendimi içine...

Başrolünü oynadığı oyunun yazarına fake atan tuhaf adamın, tuhaf hikayesi…! ( 2 )

# 2. Bölüm # Önce 1.Bölüm isterseniz Biliyor musun yoğun günlerin akşamında soğuk duş bence insanda afrodizyak etkisi yapıyor. Hayatla olan birlikteliğinde, gün içinde tükenen enerjini tazeleyip seni, ona karşı daha tutkulu, daha arzulu, daha istekli yapıyor. Duşa girmeden önce bana “Bu şekilde yaşadığında; ve bir gün yolun sonuna geldiğinde, hayatın boyunca bir arpa boyu yol gidememiş olmak sana ne hissettirecek?” diye sormuştun. Bu soruyu bana, dünyadaki var olan düzenin bendeki yansımasını görmek için sorduğunu düşünüyorum. Bilmiyorum, yanılıyor muyum? Ben içinde yaşadığımız dünyada, çoğumuzun adına yaşamak dediği koşuşturmayı neye benzetiyorum biliyor musun? Bu sanki yediklerinin, beyinden sağlıklı talimatlar gelmemesi nedeniyle vücut tarafından sindirilememesine rağmen inatla yemeği sürdürmek gibi bir şey. Düşünsene, beynin görevini tam yapmadığı için vücudun yediklerini bir türlü sindiremiyor, onların içindeki, ihtiyacın olan özleri bir türlü ayrıştırıp sana katamıyor, posaları...

Bir daha geri dönüşü mümkün olmuyor...

Resim
Farkında mısın? Ulaştığın her yeni farkındalıkla, daha önce hiç görmediğin bir şeyleri görmeye başlıyorsun. Her yeni gördüğün şey içini, onu deneyimleme arzusu ve coşkusuyla dolduruyor. Her yeni deneyim ise seni bir kez daha farklılaştırıyor. Ne düşünüyorum biliyor musun? Acaba fark ettikçe insan, kendisiyle ilgili daha önce bilmediği yeni gerçeklere ulaşıp, kendini keşfederek daha mı çok mutlu oluyor? Yoksa kendiyle ilgili keşfettiği gerçekleri red ederek, kendini bir bilinmezin karanlığına daha mı çok mahkum ediyor? Daha mı çok kendisi oluyor? Gitgide kendinden daha çok uzaklaşıp, kendini daha mı çok silmeye çalışıyor? Farkındalığın en kötü tarafı da, ne biliyor musun? Bir şeyi bir kere fark etti mi insan, bir daha asla geri dönüşü mümkün olmuyor! Fark ettiklerini inatla yok saysa da, red etse de, bir daha, o eski sınırlı farkındalığına geri dönemiyor. Fark ettiklerini kabullenmedikçe de, içini kaplayan o çaresizlik duygusu asla sona ermiyor. 14 Haziran 2009 Haşim ...

BİTTİ...

Bakıyorum da yaklaşık iki yıl, dört ay olmuş, sana “İnandığım Masallar” ı anlatmaya başladığım o ilk günden, bugüne. Sen ilk ne zaman bulup okumaya başladın onları bilmiyorum. Aslında onları ne zaman okumaya başladığının bir önemi var mı ki? Bu satırları şu an okuyorsan, zaten seninle bir şekilde, bir gün birbirimize dokunmuşuz demektir. Ne düşünüyorum biliyor musun? İnsanı bulunduğu en son an’a taşıyan, acaba tercihleri midir yoksa vazgeçişleri midir? Ne dersin? Sence bizi buraya, bu an'a hangisi taşıdı acaba? Senin bu satırları okuman bir tesadüf müydü? Yoksa kaçınılmaz bir şey miydi? Kimbilir, belki de seninle şu an unuttuğumuz bir zaman da, bunun için sözleşmiştik? Ne dersin? Düşünüyorum da ne çok şey konuştuk seninle? Bakma konuştuk dediğime, lafın gelişi işte. Çoğu zaman monologdu yaptığımız farkındayım. Ben yazdım. Sen okudun. Ara, sıra söyleyecek bir sözün olduğunda bana kelimelerini, cümlelerini bıraktın yada hiç bırakmadın. Sana daha önce hiç bahsetmiş miydim bilmiyorum? ...

Rüzgar ve dalgalar her zaman denizcilerin yanındadır...

Bir deniz kenarındayım. Uzun süredir devam eden yoğun tempodan dolayı yorgunum ve artık ruhum ve bedenimi buluşturup, biraz olsun soluklanmak, kendimle başbaşa kalmak istiyorum. Son dönemde yaşadığım bu yoğunluğun ve hayatın üzerine düşünüyorum. Ama gözümü, sanki benim de hayat hakkında söylemek istediklerim var diye çırpınan denizden, bir türlü alamıyorum. Deniz bugün biraz hırçın ve dalgalı. Dalgalar büyük bir şiddetle kayalıklara çarpıp yavaşça geri çekiliyor, sonra çok daha kuvvetli bir şekilde tekrar geri dönüyor. Sağ tarafımdaki o heybetli sarp kayalığın, dalgaların ona her çarpışında çıkardığı, o isyankar uğultusunu dinliyorum. Sol tarafımdaki o gösterişsiz küçük kayalığın bu hırçın dalgalar karşısındaki sükunetine ise hayran oluyorum. Deniz bu, sağı solu pek belli olmuyor. Ne kimseye bugün nasıl olmamı istersin diye soruyor. Ne de kimsenin ona müdahale etmesine izin veriyor. Ne sürekli sakin kalabiliyor, ne de sürekli hırçın ve dalgalı. Bugün kayalıkları döven bu dalgalar, yarı...

İnsan kendinden kaçarak, kurtulabilir mi? (Kendimle sohbet)

Biliyor musun? Sen, beni duymuyormuş gibi davransan da, senin beni aslında her zaman duyduğunu çok iyi biliyorum. Öte yandan bunu biliyor olsam da, bana böyle davranmanın sebebini bir türlü çözemiyorum. Hele dışarıda aradığın tüm cevapların bende olduğunu bilirken. Zaman zaman düşünüyorum. Acaba korkutuyor muyum seni diye? Gerçekten benimle karşı karşıya gelmekten, benimle yüzleşmekten korkuyor musun? Belki de böyle davranmanın sebebi diğer insanlar. Belki de etrafın onlarla bu kadar doluyken, bana ihtiyaç duymuyorsun. Peki söylesene, neden beni değil de, onları tercih ediyorsun? Onlar benden daha doğrusunu mu öğretiyor sana? En azından sen böyle olduğunu düşünüyorsun değil mi? Sana “kimse sana hiç bir şey öğretemez” desem, ne düşündürebilir ki bu cümle sana? Büyük olasılıkla her zaman yaptığın gibi yine öfkelenirsin bana. Ama inan bana, başkaları sana sadece, amaçların için, yol, yöntem gösterebilir, sana araç verebilir. Peki ya amaç? Amaç, her zaman sadece senindir. Yaşadığın herşey...

Var mısın benimle...

Ne tuhaf değil mi? O günlerde ne sen, ne de ben “neler oluyor bize“ diye bir kere bile sormadık kendimize? Sanki ikimizde ayrılık için çabaladık, birlikte. Ben artık o günleri unuttum deme ne olur bana. Biliyorum ki bütün o yaşadıklarımız senin de ben gibi, hep hatırında. Ne inatçı günlerdi değil mi o günler… Senin aklında bir türlü gerçekleşmeyen beklentilerin. Benim aklımda değiştirmemek için inatla direndiğim kendi gerçeklerim. Senin elinde sımsıkı tuttuğun bir “biz”. Benim elimde ihmal ettiğimi yıllar sonra fark ettiğim bir “ben”. Düşünüyorum da o günlerde ikimizde artık konuşacak bir şey kalmadı diye susmaya başlayınca, hep sessizlik kazanır olmuştu. Hep sessizlik kazanmaya başladığında ise, "ayrılık" artık bizim için kaçınılmaz bir son du. Sen artık biz’siz bir hayatın yeni yolcusu. Ben de ise daha mutlu olacağımı inandığım, garip bir yalnızlık tutkusu. Ayrılık düşüncesi yeter ki bir kere düşmeye görsün, zamanla zehirli bir sarmaşık gibi sarıyor insanın beynini. Engel o...

Biliyor musun ne düşünüyorum?

Geçenlerde izlediğim bir filmde baş aktör, beynimizin çalışma sisteminin şehirlerarası yol sistemine benzediğinden bahsediyordu... Bu bakış açısıyla düşününce insanın aklına neler geliyor. Bir düşünsenize, hayatımız boyunca sürekli bir noktadan diğerine koşuşturup duruyoruz, çoğu zaman da hep birşeylere yetişmenin telaşıyla... Bu noktaların arasında kalan diğer yerleri, yani otobanın dışındakileri, orada oldukları halde, yanı başlarından geçmemize rağmen fark edemeden. Nedeni de, sırf kendimizi algılamamaya koşullandırdığımız için. Geçmiş deneyimlerimizden hareketle, farklı olabileceklerini düşünmediğimiz için. Hayatı hissederek yaşamak yerine, hükmen yaşamayı tercih ettiğimiz için. İnsan düşünmeden duramıyor; hayatımız boyunca acaba nelerin önünden, yanından geçipte onları fark edemiyoruz. Aslında farklı olan neleri birbirine benzetip aynı zannediyoruz. Hangi sesleri, hangi görüntüleri ıskalıyoruz. Bunlar hayatın içinde farkına varamadıklarımız. Peki ya kendi içimizdekiler? Bizim sahi...

Hepinize çok teşekkür ediyorum!

Doğduğum günden beri bıkmadan, usanmadan bana nasıl davranmam, nasıl bir insan olmam, neye inanıp, neye inanmamam, neyi yapıp, neyi yapmamam, neleri düşünüp, neleri düşünmemem, neleri hissedip, neleri hissetmemem gerektiğini, neyin kabul edilebilir, neyin kabul edilemez, neyin iyi, neyin kötü, neyin güzel, neyin çirkin, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğrettiniz. Üstelik bütün bunları daha ben doğmadan önce, benim yerime düşünüp, hazırlamışsınız. Bunun için hepinize teşekkür ediyorum. Düşünüyorum da, bugüne kadar sizleri ne kadar yanlış tanıyıp, sizlere karşı ne kadar haksızlık etmişim. Bunca zaman boşu boşuna, sizlerle inatlaşıp, kendi gerçeklerimi, kendi inanç sistemimi yaratmaya çalışmışım! Kendi deneyimlerimden yola çıkarak, bireysel beynimin yarattığı özgün düşüncelere kendimi kaptırmış, doğru olanın, bu düşüncelere, bireysel kimliğime sahip çıkmak olduğunu sanmışım! Belki biraz geç oldu ama; sizlerin sürekli tekrarlarınız, bana uyguladığınız ödülleriniz ve cezalarınız sayesind...

Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum!

Resim
Bakıyorum ama görmüyorum. Dinliyorum ama duymuyorum. Konuşuyorum ama anlatamıyorum. Düşünüyorum. Var mıyım? Yoksa. Yok muyum? Varsam kimim? Yoksam nerdeyim? Bir düş müyüm yoksa gerçek miyim? Bilmiyorum. Anlamaya çalıştığım bir bilinmezi yaşıyorum. Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum. Bir yerlere mi koşuyorum. Bir şeylerden mi kaçıyorum. Koştukça nelerden uzaklaşıyorum. Kaçtıkça nelere yaklaşıyorum. Dünya mı beni yaratıyor. Yoksa dünyayı düşüncelerimle ben mi yaratıyorum. Sonuç muyum? Yoksa sebep miyim? Bilmiyorum. Her gün biraz daha çözdüğümü sandığım bir denklemi yaşıyorum. Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum. 30 Eylül 2007 - 26 Ocak 2009 Haşim Arıkan Fotograf: The Bourne Ultimatum

Dejavu!

Tavan arasındaki gizemli odanın kapısını yavaşça aralayıp, sessizce içeriye süzülüyorum. Kapıyı usulca kapatıp, sırtımı kapıya dayıyor ve etrafı sessizce kolaçan ediyorum. Rahatlayınca da sakin bir şekilde incelemeye başlıyorum odayı . Entresan hisler uyandırıyor insanın içinde. Dışarıdan insana kendini küçükmüş gibi hissettiriyor ama içine girince düşündüğünden çok daha büyük olduğunu fark ediyor insan. Her tarafta bır yığın çekmece var, bir bankanın kiralık kasalar bölümü sanki. Birden içimi garip bir his kaplıyor. Ürperiyorum. Sanki bu odayı ben hatırlıyorum! Yok, yok kesinlikle ben bu odayı tanıyorum. Sanki bu odaya daha önce de bir çok kez girdim ben. Ama, ne zaman, niçin, neden, kaç kere yaptım bunu tuhaf bir şekilde hatırlayamıyorum. Çekmecelere doğru yürüyorum. Karşımdaki en temiz çekmeceyi yavaşça çekiyorum. Hiç zorlanmadan açılıyor. Yağ gibi kayıyor sanki kenar raylarının üzerinde. Açılması ile birlikte gözlerimin önünde harika bir görüntü canlanıyor. İzlerken yüzümü mutluluk...

Dedim ya, ben bir insanım!

Düşünüyorum. Öfkeleniyorum.. Düşünüyorum. Seviniyorum. Düşünüyorum. Korkuyorum. Düşünüyorum. Mutluyum. İnsanım! Bu yüzden de doğal olarak sürekli düşünüyorum. Deneyimlerimi ancak düşüncelerimle tanımladıktan sonra zihnime kaydedebiliyorum. Duygularımı, hissettiklerimi ancak düşüncelerimle tanımlayabiliyorum. İnsanım! Unutuyorum. Duygularımı düşüncelerimle benim yarattığımı. Ve kendi yarattığı canavara yenik düşen, ama bunun farkında olmayan bir kahramanı oynuyorum. Düşünüyorum. Nefret ediyorum. Düşünüyorum. Acı çekiyorum. Düşünüyorum. Endişeleniyorum. Düşünüyorum. Pişman oluyorum. Neyim ben? Sebep miyim? Sonuç muyum? Bulamıyorum. Nasıl olduğumu düşüncelerimle ben mi belirliyorum? Düşüncelerim mi benim nasıl olduğumu belirliyor? Kendimin kurbanı mıyım, yoksa celladı mı? Çözemiyorum! Vade yavaş yavaş dolarken, ben durmadan yürüyorum. Düşüncelerimi ilham kaynağı olan bilincime hiç bakmadan, bilincimde sürekli biriken çözümlenmemiş, silinmemiş, incinmeler ve yara izleri ile yürüyorum. Sorg...

İki kişilik yalnızlık...

Sinan Akyüz’ün “İki Kişilik Yalnızlık” isimli kitabı eşimin kitap rafında uzunca süredir gözüm takılıp duruyor. Geçen hafta dayanamayıp alıp bir göz atayım dedim şu kitaba. Göz atmak için diye aldım ama, çok basit ve akıcı bir dille yazılmış olduğu için de bir de baktım kitap bitivermiş. Zaten topu, topu 215 sayfalık bir kitap. Enteresan bir finalle bitirmiş öyküsünü Sinan Akyüz. Yaşanmış bir öykü diye yazıyor kitabında. Allah düşmanımın başına vermesin bence kitaptaki tarzda bir kadın-erkek ilişkisini. Tahmin ediyorum ki Sinan Akyüz’ün bu kitabı daha çok bayan okurların hoşuna gitmiştir. Konu onların ilgisini daha çok çekecek bir türden. Eşi ve çocukları için tabiri caizse saçını süpürge eden, onlar için hayatından vazgeçen, onlar için kendini feda eden bir kadın, sevgisi saygısı gün geçtikçe tükenen bir ilişki, aldatan bir koca. Kitabı tekrar raftaki yerine koyarken aklıma Mehmet Y. Yılmaz’ın bir yazısında okuduğum canlılar aleminde eşlerine en sadık yaratıkları geliyor. Biliyor musu...

S U S M A !

24 Ekim gecesi, gecenin bir yarısında kan ter içinde uykumdan uyanıyorum. Başucumda duran saate bakıyorum saat 04:00’ı gösteriyor. Bütün ensem ter içinde. Banyoya gidip yüzüme bir kaç kere soğuk su çarpıyorum. Hala gördüğüm o garip rüyanın etkisindeyim. Aklıma oğluma aldığım rüya tabirleri kitabına bakmak geliyor. Ama onu kütüphanede bir türlü bulamayınca internete girip bakmaya karar veriyorum. Bilgisayarı açıyorum. Her zamankinin aksine enteresan bir şekilde bana password sormadan kendi kendine açılıyor. Google’da “rüya tabirleri” yazıp “google’da ara” butonuna basıyorum. Basmamla birlikte bilgisayar kendiliğinden kapanıyor. Daha sonra da ne yaparsam yapayım bir daha açılmıyor. Tam pes edip kalkmak üzereyken bilgisayarın ekranı aydınlanıyor ve ekranda önce “S” harfi beliriyor. İki kere ekranda yanıp sönüyor ve kayboluyor. Sonra sırasıyla; U, S, M, A, harfleri beliriyor ve hepsi de iki kere yanıp söndükten sonra kayboluyorlar. Sonrasında ekran yine tamamen kararıyor. SUSMA! Şaşkın bir...