Kayıtlar

Kasım, 2009 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Memnun musun hayatından?

Farkında mısın? Sen de herkes gibi varlığınla dünya için her gün yeni gerçekler üretiyor, gerçeğin sonuçlarını yaratıyorsun. Tüm eylemlerin, düşüncelerin, duyguların senden ayrılıp dünyanın bir gerçeği haline dönüşüyor. Hafızalara yerleşiyor. Hafızaların aynasından yaşananlara yansıyor. Her kelimen, her davranışın, düşüncenin bir aracı, dünyada oluşan bilginin bir kaynağı. Söyler misin, gerçekten memnun musun hayatından? Yaşadığın hayatla bazı şeylerin mümkün olabileceği konusunda dünyayı cesaretlendirebiliyor musun? Ürettiğin yeni gerçekliklerle, dünyaya temiz bir havadan, yeni bir soluk getirebiliyor musun? Tekrarlarla değil, farklı gerçeklerinle dünyayı neşelendirebiliyor musun? Sözün özü dostum; “Hayat adı altında” dünyaya imzanı atman için sana sunulan şansı, sen iyi değerlendirebiliyor musun? 29 Kasım 2009 Haşim Arıkan

Her gün yeniden yaşıyorum...

Zaman değişiyor. Ben değişiyorum. Değişerek acaba kendimi mi inkar ediyorum? Yoksa kendime daha mı çok yaklaşıyorum? Ben kimdim? Kim oluyorum? Hayat hızla akıp gidiyor. Ufak dokunuşlarla şekilleniyor. Hatırlayamadıklarım mı tamamen eriyip, özüme karışıp beni ben yapıyor? Yoksa izlerini yıllarca üzerimde taşıdıklarımla mı daha fazla ben oluyorum? Neleri unutmalıyım, neleri hatırlamalıyım bilemiyorum? Günü geliyor, yollar kesişiyor. O karşıma çıkıyor. Fark ediyorum, seviyorum, sahipleniyorum, bağlanıyorum. Gerçekten sevdiğim için mi onu sahipleniyorum? Yoksa özgür bırakabildiğimde mi onu gerçekten seviyorum? Özgür bırakmayı mı öğrenmeliyim, sahipleniyorsam sevmemeli miyim bilemiyorum? Bugün, dün oluyor. Günler yavaş yavaş tükeniyor. Her yeni günde yeni ilişkiler hayat buluyor. Birlikte deneyimler yaşanıyor, yaşanan deneyimler tanımlanıyor, düşünceye dönüştürülüp zihinlerde depolanıyor. Düşüncelerim mi duygularımı yaratıyor? Yoksa duygularım mı düşüncelerimi doğuruyor? Düşünmeli miyim, h...

Ancak o zaman...

“Kendini bilmelisin” diye yavaşça fısıldıyor kulağıma. Bana, benim yakınlığımda. Bunu duyunca bir sürü soru uçuşmaya başlıyor beynimde. Kendim, yaşadıklarım ve hayat hakkında. Bunu görünce, “Zihnini çok fazla düşüncelerle meşgul edip, kendi özündeki koşullanmamış özgürlük ile bağını kopartmamalısın.” Diyerek başlıyor sükunetle cümlelerini ardarda sıralamaya. “Sen de sen olmayanları ayıklarak, zihnini yıllardır biriktirdiğin çöplerden kurtararak başlayabilirsin kendin için bir şeyler yapmaya. Eğer, içinde daha derinlere ulaşmak, içindeki zenginliklerle tanışmak istiyorsan, kendin için daha fazla çaba harcamalısın. Daha fazla sen olabilmek istiyorsan sorgulamalarına bütün zihninle, kalbinle, tüm varlığınla katılmalısın. İçinde yaşadığın oluşturulmuş düzen tarafından derinden koşullandırılmış zihnini dağıtmalı, kendi özünün anlık koşullandırmalarını yaşamaya çalışmalısın. Ancak o zaman tedavi edebilirsin yılların ve içinde yaşadığın düzenin sende oluşturduğu hasarları. Anca...

Sanki bir yere yaklaşır gibi göğsü artan bir heyecanla kalkıp iniyordu.

Nutuk’un kaleme alındığı günlerde Atatürk sofrada imkan buldukça okurdu onu etrafındakilere, okuduğu yerlerde zaman zaman heyecanlanır, coşardı. Tabii hepsini tek başına sonuna kadar okumasına imkan yoktu. Birkaç gün sonra Kâtib-i Umumi’sine, köşk mensuplarına ve yakınlarına okutuyordu. Günlerce sürdü bu okuma. Sonuna doğru gelirken Kâtib-i Umumi’sine “Ver buraları ben okuyacağım” dedi. Sanki bir yere yaklaşır gibi göğsü artan bir heyecanla kalkıp iniyordu. O nereye geleceğini biliyordu. Sofrada olanlar adeta soluk almıyor, O’nun o görülesi halini heyecanla izliyordu. Bir anda sesi değişti, yüzü kıpkırmızı oldu. Coşkulu ama şiirsel bir ifade ile bağırarak, “Ey Türk Gençliği Birinci Vazifen” diye başlaması ile gözlerinin dolması ve yaşların damla damla süzülmesi bir oldu. Bir yandan o vakur sesiyle okuyor, bir yandan da ağlıyordu. Tabii oradakilerin hepsi de, hepimiz de ağlamaya başladık. Sen Türk Milleti için ne büyük bir şanstın Atam. Sen herşeyinle, çok, çok farklıydın. Seni unutabi...

Ve ben onları neden ve nasıl sevmediğimi hatırlamak istemiyorum.

Sohbetlerinin kolay kolay sona ermeyeceğini iyi bildikleri için, hepsi salondaki koltuklara -adeta- gömülmüş bir haldeydi. Bir yandan sigaralarını tüttürüp, bir yandan şaraplarını yudumlarken, uzunca bir aradan sonra yeniden birlikte olmanın coşkusuyla, saatlerdir durmaksızın konuşuyorlardı, -Cahit Sıtkı’ya göre yolun yarısını biraz geçmiş olan - dört genç kadın. Konu dönüp dolaşmış, bir süre sonra yine gelip geçmişe dayanmıştı çoğu zaman olduğu gibi... “Düşündünüz mü hiç? Ne çok konuşuyoruz değil mi geçmiş hakkında? Bence bunun sebebi onu istesekte asla bozamıyor olmamız. Düşünüyorum da. Aslında onu değiştiremiyor olmamız çok daha iyi... Yıllar geçtikçe olgunlaşarak ona dönüp tekrar bakabilmek... Kendini kandırmadan... Hiç bir şey ummadan... Sadece... Evet sadece bakabilmek... Bence güzel olan, bizi sürekli geçmişe çeken şey kesinlikle bu...” “Ben sana pek katılmıyorum bu konuda. Bence insan geçmişine dönüp baktığında çoğunlukla hatalarına takılıyor. Yapmış olduğu hataların bedelini ...

Bu aralar...

Resim
Biraz dalgınım bu aralar. Sabahları ayna da kendimi bile fark edemiyorum. Ona, onu sevdiğimi söyleyemiyorum. Bu aralar nedense hep kapatılmamış kapılara takılıyorum. Biraz huzursuzum bu aralar. Kendimle uğraşıp duruyorum. Tutamadığım sözlere, yaşayamadığım hayallere, açmadığım kapılara kızıyorum. Bu aralar nedense kendime, kendimi bir türlü beğendiremiyorum. Biraz hüzünlüyüm bu aralar. İçimdeki o azaltamadığım acıları, iyileştiremediğim yaraları, dökemediğim gözyaşlarını hissediyorum. Olabilecekken olamamışları takılıp kalıyorum. Unuttuğumu sandığım ne çok şey hatırlıyorum bu aralar. Sanki elimde bir terazi, onları tek tek elden geçiriyorum. Terazinin bir kefesine istediklerimi, hayallerimi, Diğer kefesine kabullendiklerimi koyuyorum. En sonunda hangisi ağır basacak ben de bilmiyorum. 04 Kasım 2009

Bildiğin düşüncelerle düşünmemelisin onu...

Resim
“Görmeyeli ne kadar değişmişsin.” diyor. “Sanki gençleşmiş, güzelleşmişsin. Bakışlarına farklı bir pırıltı gelmiş.” “Evet. Değiştim, değişiyorum, değişeceğim.” diyor ardından da keyifli bir kahkaha patlatıyor ve arkadaşına heyecanla anlatmaya başlıyor. “Hayat inanılmaz hızla akıp giderken artık eskisi gibi bir kenarda durup onu seyretmiyorum. İnsan hayata karıştığında da ister istemez, daha fazla şey fark ediyor, düşünüyor, sorguluyor ve en nihayetinde de değişiyor. Eskiden hep, hayatımın kalıcı olması için mücadele ederdim. Sevdiğim şeylerin kalıcı olması, sevmediklerimin ise kısa süreli olması için. Mazeretlerim vardı bu düşüncemi haklı çıkartacak. Hatta sürekli yenilerdim bu mazaretlerimi. Ama bir gün fark ettim ki aslında hayatta hiç biri kalıcı değil, herşey bir süre sonra akıp gidiyor insanın üzerinden. Artık hayatı çok daha duyusal yaşamaya çalışıyorum. Artık onun sesini duyabiliyorum. Neşesini, canlılığını hissedebiliyorum. Sanki gün geçtikçe daha derinlerine iniyorum. Şimdiler...