Kayıtlar

Benim favorilerim... etiketine sahip yayınlar gösteriliyor

En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın?

Hatırlıyor musun? En son ne zaman kendinle başbaşa kaldın? En son ne zaman kendi içinde bir yolculuğa çıktın? Sadece sen, aklın ve sana ait duyguların. Bugüne kadar hiç kimseye söyleyemediklerin, belki de hiç bir zaman söyleyemeyeceklerin. Yalnız senin görebildiklerin, yalnız senin hissedebildiklerin, yalnız senin şahit oldukların. İçinde sakladığın, yoksulların, zorbaların, toplum dışına atılmışlıkların. Suçluluk duyguların, kendine acımaların… Söyler misin? Daha ne kadar, onların, adları konulmadığında, seslendirilmediğinde senin için sorun olmayacağına inanacaksın? Daha ne kadar, onları hiç kimseye söylemeyerek yok edebileceğine inanacaksın? Daha ne kadar, seni hiç bir yere ulaştırmayan, bu ezbere bildiğin, risksiz çözümlerin kısır döngüsünde yaşayacaksın. Daha ne kadar, birilerinin seni incittiğine, veya sana felaket getirdiğine inanacaksın? Daha ne kadar, hayattan şikayet edecek, dünyayı suçlayacaksın? Daha ne kadar, kadere sığınacaksın? Sence; Sen yaşamındaki olayları göğüsleme b...

Rüzgar ve dalgalar her zaman denizcilerin yanındadır...

Bir deniz kenarındayım. Uzun süredir devam eden yoğun tempodan dolayı yorgunum ve artık ruhum ve bedenimi buluşturup, biraz olsun soluklanmak, kendimle başbaşa kalmak istiyorum. Son dönemde yaşadığım bu yoğunluğun ve hayatın üzerine düşünüyorum. Ama gözümü, sanki benim de hayat hakkında söylemek istediklerim var diye çırpınan denizden, bir türlü alamıyorum. Deniz bugün biraz hırçın ve dalgalı. Dalgalar büyük bir şiddetle kayalıklara çarpıp yavaşça geri çekiliyor, sonra çok daha kuvvetli bir şekilde tekrar geri dönüyor. Sağ tarafımdaki o heybetli sarp kayalığın, dalgaların ona her çarpışında çıkardığı, o isyankar uğultusunu dinliyorum. Sol tarafımdaki o gösterişsiz küçük kayalığın bu hırçın dalgalar karşısındaki sükunetine ise hayran oluyorum. Deniz bu, sağı solu pek belli olmuyor. Ne kimseye bugün nasıl olmamı istersin diye soruyor. Ne de kimsenin ona müdahale etmesine izin veriyor. Ne sürekli sakin kalabiliyor, ne de sürekli hırçın ve dalgalı. Bugün kayalıkları döven bu dalgalar, yarı...

İnandığım masallar (Toplumsal rüya, esasen gerçek olan ne ki?)

Hepimiz: Hoşgeldiniz. Size nasıl yardımcı olabiliriz? Anne-Baba: Yeni doğan bebeğimiz için geldik. Onun da genel anlaşmaya dahil olmasını, herkesin gördüğü toplumsal rüyayı onun da görebilmesini, bizler gibi mutlu!, ruhsal açıdan sağlıklı! bir birey olmasını istiyoruz. Hepimiz: Harikasınız. Böyle bilinçli anne, babalarla karşılaşınca inanın çok mutlu oluyoruz. Demek yeni bir üyemiz daha oluyor. Yalnız sizde çok iyi biliyorsunuz ki bu rüya milyonlarca bireysel rüyanın birleşiminden oluşan kollektif bir rüya. Tüm toplumsal kuralları, inançları, yasaları, dini içinde barındırıyor. Bunun için de eğer yüzdeyüz başarı istiyorsanız kesinlikle hep birlikte, koordineli bir şekilde çalışmamız şart. Anne-Baba: Biz anne ve babası olarak elimizden gelen herşeyi yapmaya hazırız. Yanlız aklımıza takılan bazı sorular var. Öncelikle bunları aydınlatabilmemiz için bize biraz yardımcı olursanız çok seviniriz.? Bu bizim ilk çocuğumuz. Bu konuda çok fazla tecrübeli değiliz. Uygulanan yöntem hakkında bi...

Acımdan vazgeçmek neden bu kadar zor benim için?

Acımdan vazgeçmek neden bu kadar zor benim için? Bu soruyu sordunuz mu hiç kendinize? Yoksa siz acılarınızla yaşamaktan, yıllar geçse de onları hala hissediyor olmaktan hoşnut musunuz? O acıları hissetmediğiniz de, o yaşanmışlıklara dair deneyiminizi de yitireceğinizden mi korkuyorsunuz? Sahi; Neden üzerlerinden yıllar geçip gitse de, geçmiş deneyimlerimizle kavga ederiz? Neden hala eskinin acılarının, yüreğimizi acıtmasına izin veririz? Neden eskiden olduğumuz kişi yüzünden hala kendimizi suçlarız? Çoktan tamamlanmış hikayelerin, ihtimal hesaplarını yapmaktan neden vazgeçemeyiz? Neden getirilerinin acı olduğunu bile bile bazı hesapları inatla açık tutarız? Acaba neyi bekleriz onları kapatmak için? O yaşanmışlıklarımız bir gün bize tekrar geri dönerek, içimizde ona dair eksik, yarım kalanları tamamlayabilmemiz için bize bir şans daha vermesini mi? Yoksa canımızı yakanların, hatalarını anlayıp gelip bizden özür dilemesini mi? Ya da birilerinin, haklılığımız nedeniyle gelip bizi ödüllend...

Sana geriye ne kalır?

Resim
Olan sadece olandır. Senin düşüncelerin ona bir anlam kazandırır. Tüm düşüncelerini elinden alsam, yaşadıklarından sana geriye ne kalır? Sen sadece insansın. Yaptıkların sana bir değer kazandırır. Düşüncelerin ve yaptıkların, sana hayatı ya cennet ya da cehennem olarak yaşatır. 28 Kasım 2007 Haşim Arıkan Fotograf: The Fountain

Her kapının ardında aşk vardı...

Posta görevlisi elindeki küçük paketle apartmanın önüne geldiğinde hala söylenmeye devam ediyordu. “Ben böyle şansın ta içine tüküreyim. Sanki damlayacak başka yer yokmuş gibi gitmiş tam da daire numarasının üzerine damlamış hain.” Yeni takılmış olduğu için, hiç birinin üzerinde isim yazmayan kapı zillerini görünce daha da öfkelendi. “Geldi mi zaten nedense bütün aksilikler hep üst üste gelir. Tam da gününü bulmuşlar kapı zillerini değiştirecek.” Okuyamayacağını bile bile elindeki paketin üzerindeki kapı numarasına bir daha baktı ama mürekkepli kalemle yazılmış olan yazı tamamen dağılmıştı. Artık tek bir seçeneği vardı, katları dolaşıp, tek tek kapı zillerine bakarak paketin sahibine ulaşmak. İçindeki suçluluk duygusu ile yavaş yavaş birinci katın merdivenlerini tırmanmaya başladı. Merdivenleri ağır ağır çıkan ayak sesleri tam kapının önünde durunca yataktan yavaşça doğruldu genç kadın. “ Ne olur sakın kapıyı çalma, şu an hiç misafir ağırlayacak durumda değilim.” Duvardaki saate baktı....

Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum!

Resim
Bakıyorum ama görmüyorum. Dinliyorum ama duymuyorum. Konuşuyorum ama anlatamıyorum. Düşünüyorum. Var mıyım? Yoksa. Yok muyum? Varsam kimim? Yoksam nerdeyim? Bir düş müyüm yoksa gerçek miyim? Bilmiyorum. Anlamaya çalıştığım bir bilinmezi yaşıyorum. Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum. Bir yerlere mi koşuyorum. Bir şeylerden mi kaçıyorum. Koştukça nelerden uzaklaşıyorum. Kaçtıkça nelere yaklaşıyorum. Dünya mı beni yaratıyor. Yoksa dünyayı düşüncelerimle ben mi yaratıyorum. Sonuç muyum? Yoksa sebep miyim? Bilmiyorum. Her gün biraz daha çözdüğümü sandığım bir denklemi yaşıyorum. Ya da bunun adına “ben” yaşamak diyorum. 30 Eylül 2007 - 26 Ocak 2009 Haşim Arıkan Fotograf: The Bourne Ultimatum

Bugün !

Bugün çağırmayın beni ne olur. Bugün biraz kendimle başbaşa kalasım var. Bugün başımı göğsüme yaslayıp, saçlarımı şefkatle okşayasım, kendime sımsıkı sarılıp hıçkıra hıçkıra ağlayasım var. Bugün ilgilenmeyin benimle ne olur. Bugün kalabalıkların içinde yapayalnız kalasım var. Bana bakan gözleri hissederken, başımı önüme eğesim, elimi omzuma atıp, kendimi sakin bir yerlere kaçırasım var. Bugün kalender gözükmeyip, kendimle dertleşesim, anlatacaklarımı sonuna kadar sabırla, sessizce dinleyesim var. Bugün hiç bir şey sormayın bana ne olur. Bugün sesli sözcüklere izin verip, suskunluğumla başbaşa kalasım var. Boşluklara bakıp, uzaklara dalıp gidesim, hüzün denizim de boğulasım var. Bugün siyahlara bürünüp gözlerimden yağan yağmurda sırılsıklam ıslanasım, Yağmurun ardından bir gökkuşağı gibi rengarenk doğasım var. 13 Ağustos 2007 Haşim Arıkan

Yüzde kaç kendinizsiniz siz?

Benim diye etrafınıza gösterdikleriniz yüzde kaçınız sizin? Bir türlü cesaret edipte gösteremediğiniz daha yüzde kaç var geride? Sahi yüzde kaç kendinizsiniz siz? Düşündünüz mü hiç? Yüzeyüz kendiniz olamadığınız için, acaba; Yüzde kaç mutlusunuz? Yüzde kaç aşıksınız? Yüzde kaç annesiniz, babasınız, dostsunuz, sevgilisiniz? Yüzde kaç gerçeksiniz? Hayal ettiniz mi hiç, yüzdeyüz kendiniz olabilmeyi? Cesaret edip deneyemediniz mi, tüm çıplaklığınızla ortaya çıkıp, ben buyum işte diyebilmeyi? Peki sizi hiç rahatsız etmiyor mu, üstünü örtüp, unutmaya çalıştığınız, yok saydığınız o duygular? Kurtulmak için hiç bir istek duymuyor musunuz, yıllardır ruhunuza yerleştirdiğiniz sizi kısıtlayan o sınırlardan, kurallardan, yargılardan? Neden çekiniyorsunuz yüzdeyüz kendiniz olarak yaşamaktan? Reddedilmek, yeterince iyi olamamak mı korkutuyor sizi? Yüzdeyüz kendiniz olarak yaşama riskini mi göze alamıyorsunuz? Cesaretiniz mi yok, sizi teslim alan alışkanlıklarınıza, bağımlılıklarınıza meydan okumaya?...

Söyle bana hayat. Biraz ondan bahset bana...

Söyle bana hayat. Beni kime doğru yaklaştırıyorsun? O kim? Şu anda nerede? Kiminle? Yoksa o da, beni mi düşünüyor benim gibi? Tanıyor muyuz onunla birbirimizi? Onun beklediği, hayal ettiği ben acaba hangi ben? Peki ben ona ulaştığımda hangi ben olacağım? O zamana kadar daha kaç kabuğumu üzerimden sıyırmış atmış, beni çevreleyen kaç duvarı yıkmış, kendime kaç adım daha yaklaşmış olacağım. O da beni, benim onu sevdiğim kadar sevebilecek mi? Onunla ara bir durak mı olacağız birbirimiz için? Yoksa biz, beklediğimiz, aradığımız, arzuladığımız kişiler miyiz? Bana yüzde kaçını göstermeye cesaret edecek? Peşinden sürüdüğü, bir türlü noktayı koyamadığı eskimiş hikayeyle mi bana gelecek? Beni, ben de mi keşfedecek. Yoksa daha önceki deneyimlerine mi beni hapsedecek. Diğer ilişkilere mi benzeyecek bizim de ilişkimiz. Yoksa biz, özgün ruhlarımızı kaybetmeden beraber olabilmeyi başarabilecek miyiz? Birbirimizin hayatındaki rolümüz ne olacak? O bana neler öğretecek, o benden neler öğrenecek? Birbiri...

Geçmiş zaman kalıntıları...

Zaman belki biraz hain ve acımasız, belki de suçsuz ve günahsız. Herkes ona algıladığı kadarıyla bir tanım yüklemeye çalışıyor ama o son derece umarsız bir vaziyette akmaya devam gidiyor. Düşünüyorum da hep şikayetçi olduğumuz bu zaman, bizi bir şeyden uzaklaştırırken, yeni bir şeylere doğru da yaklaştırmıyor mu? Peki neden bizler yaklaştıklarımızdan çok uzaklaştıklarımıza odaklanıyoruz? Neden başımız ileriye değil de, hep geriye dönük? Neden hep düşlemek için önce görmeyi tercih ediyoruz? Acaba düşlemek için önce görmek mi, yoksa görmek için önce düşlemek mi gerekiyor? Hangisinin doğru olduğunu acaba kim biliyor? Doğru olan gerçekten de sadece bir tanesi mi? Peki ya geçmiş? Geçmiş mi geleceğe yön veriyor, yoksa gelecek mi geçmişi aydınlatıyor? Acaba geçmiş bizleri nereye kadar takip ediyor? Bizim geçmişle işimiz bittiğinde onunda bizimle işi gerçekten bitiyor mu? O da bizi bir daha hiç rahatsız etmiyor mu? Peki ya biz insanlar, neden geçmişteki olduğumuz kişiden yakamızı bir türlü kur...

Her tarafa dağılmış hayal kırıkları...

Gözlerini kapadı. Her zaman yaptığı şeyi yapmaya çalıştı. Bir insanın en asli görevi olduğuna inandığı şeyi. Mantığını kullanarak düşündü. Kendini son kertesine kadar sıkılmış bir mengenin içinde artık hiç nefes alamayacağı o en son noktaya gelmiş gibi hissediyordu. Üstüste yaşadığı hayal kırıklıkları onu bu noktaya kadar taşımıştı. Yaşadığı tüm bu olumsuzluklara rağmen; yüreğinin derinliklerinde, bugüne kadar hiç hissetmediği bir noktadan –sanki ilk defa açılan bir kapıdan- yayılmaya başlayan mutluluk duygusu, ona ağır ağır da olsa bir gün tüm vücuduna hakim olacağının müjdesini veriyordu. Bugüne kadar kendinden başka hiç kimsede suç aramamıştı. Çünkü o her zaman yalnızca kendinden kusursuzluk beklerdi. Bir sorun yaşadığında hep kendisinin neyi yanlış yaptığını merak ederdi. Başına bugüne kadar gelmiş ve bundan sonra gelecek olan herşeyin tek sorumlusunun kendisi olduğunu çoktan ögrenmişti. Tuhaf bir şekilde, şu anda kendisine doğru yavaş yavaş yaklaşan sesin bir süre sonunda kendisin...

Hangisi zor olan?

Kendi bireysel kimliğine sahip çıkarak mı yoksa herkesin paylaştığı, toplumsal bir kimliğin parçası olarak yaşamak mı zor olan? Bireysel düşünerek, bencil-egoist damgası yiyerek mi yoksa kendine, beynine ihanet edip kollektif düşünceye esir düşerek yaşamak mı zor olan? Başkalarının yargılarını kendine rehber kabul ederek mi, yoksa kendi yargılarını kullanarak yaşamak mı zor olan? Herkesin isteğine boğun eğerek mi, yoksa kendi düşüncelerini onlara kabul ettirerek yaşamak mı zor olan? Başkaları için kendini feda ederek mi yoksa kendin için başkalarını feda ederek yaşamak mı zor olan? Olduğun şey haline gelebilmek mi, olmadığın şey olmaya çalışmak mı zor olan? Bağımlı olmak mı yoksa vazgeçmek mi zor olan? Kabullenmek mi yoksa mücadele etmek mi zor olan? Ehlileşmek mi yoksa red edilmek mi zor olan? Sevmek mi yoksa korkmak mı zor olan? Yaşamak mı yoksa ölmek mi zor olan? 28 Haziran 2008 Haşim A.

Hayat gerçekten de böyle mi yaşanmalı sence?

Düşündün mü hiç? Doğduğun günden bugüne, içinde yaşadığın toplumla nasıl her gün biraz daha burularak sarmal hale geldiğini, getirildiğini. Gerçekten de olması gereken bu mu sence? Sürekli birilerine bağımlı olarak yaşamak! Kendini sürekli başkalarında aramak! En değerli, en önemli ilgilerini hep başkalarının içine yerleştirmek! Kendi bireysel beynini kullanmak yerine,birbirinin kopyası hayatlar yaşamaya çalışmak! Kendi ruhunun sana yetemeyeceğinden korkmak! Attığın, atacağın her adımda sürekli başkalarının onayına, onlardan gelecek motivasyona ihtiyaç duymak! Farkında mısın? Nasıl da kuvvetli bir ağ oluşmuş çevrende. İplerin bir ucu sana bağlı. Diğer uçları ise, herkesin elinde. Herkes senin efendin. Sen kendinden sürgün, gönüllü bir köle. Kendine sordun mu hiç? Benim bugüne kadar hiç gerçek kişisel bir arzum oldu mu, ben bugüne kadar diğer insanlardan hiç etkilenmeden, onların beğenilerini önemsemeden, sırf içimden geldiği için, neler hayal ettim, neler arzuladım diye? Merak etmiyor ...

Mutlu musun?

- Mutlu musun? - Mutluluk mu? Akşam akşam güldürme beni allah aşkına. Sence insan, içinde yaşadığımız bu toplumun bir parçasıyken mutlu olabilir mi? İnsan mutlu olduğunda kendini özgür hisseder. Takmaz, tırtıya koymaz etrafındaki kendi fikrini ona empoze etmek için çabalayan hiç kimseyi. Kimsenin kendisini yönetmesine asla izin vermez. Bunun içindir ki başımızı nereye çevirirsek çevirelim nedense hep bir ızdırap ezgisi fısıldanır kulağımıza! Korkularımızın sürekli körüklendiği bir dünyaya hapsolmuş mahkumlar gibi yaşamak zorundayızdır hepimiz. Hepimizin tek ortak paydası korku ve ızdıraptır. - Anlaşıldı, anlaşıldı, sen yine tam kıvamındasın abicim. Şurada masumca mutlu musun diye sorduk aldığım şu cevaba bak. İçim açıldı valla. Bir an da keyfim acayip yerine geldi. Sana samimi bir itirafta bulunmamı ister misin? Biliyor musun bir dostun olarak senin bu haline gerçekten çok üzülüyorum. Ama sana nasıl yardım edebilirim onu da bilmiyorum? - Yahu neden herkes bana yardım etmek istiyor. Bir...

Bana ne olur yine haklısın deme...

Resim
Üzgünüm... Canım yanıyor... Zihnim bir kez daha düne bağlı düşüncelerin ateşlediği bir fırtınanın esiri. Her tarafımı kapladı arzularımın, korkularımın, anılarımın yoğun sisi. Ben yine yaşadıklarımı, deneyimlerimle sınırlı, koşullu zihnimle yargılamaya çalışsamda, hiç olmazsa sen farklı davran bu defa bana; Her zaman yaptığın gibi, beni rahatlatmak adına sana anlattıklarımı dinleyip, bana zihnimdekileri onaylama. Bana benim cümlelerimi tekrarlama. Çek çıkar beni düşüncelerimin gölgesinden. Bir türlü fark edemediklerim, kabullenemediklerim yüzünden sürekli içine düştüğüm bu halden. Bilemediğim kelimeleri öğret bana, onlarla bugüne kadar hiç kurmadığım cümleler kurdur. Bugüne kadar hiç kullanmadığım renklerle farklı resimler çizdir bana. Ufkumda o hiç açılmamış olan, yeni pencereleri göster. Yaşadıklarımla aramdaki esas gerçeği görebilmem için yardım et bana. Götür beni bu ezberlediğim, beni hiç bir yere götürmeyen çıkmaz sokaklardan. İçinde düşünce enerjisi barındırmayan...

Dünya sen böyle olduğun için bu halde; bunun tersi olamaz.

“Yapma” diyor içimdeki ses “Yeter! Bugüne kadar uyguladığın seni hiç yere götürmeyen davranışlarından artık vazgeç. Görmüyor musun? Durum her geçen gün biraz daha sarpa sarıyor.” Onunla tartışacak bir halde değilim. “Sus” diyorum “Sus, ne olur yine başlama. Senin hiç bir şey bildiğin, hiç bir şeyden anladığın yok.” “Sandığından fazlasını biliyor, bildiğinden fazlasını düşünüyorum” diyor. “Bırak artık mantıklı, bilinen ve risksiz çözümlerin kısır döngüsünde inatla dolanıp durmayı, biraz risk al rahat ettiğin bölgeden dışarı çık. Bağımlılıklarından kurtul.” "Kolay mı sanıyorsun...?" diyorum. "Geçmişten ruhuna ve beynine saplanmış, zamanla sana kaynamış, seninle bir bütün haline gelmiş o kancalardan kurtulmayı denemek. Seni her zaman süratle korkularına ulaştıran, şüphe ve endişelerine gülümseyerek sırt çevirebilmek. Soğuk kanlı bir şekilde kabullendiğin korkularının, karşı konulamaz ızdıraplarından kolayca vazgeçebilmek. Yıllardır biriktirdiğin, geçmişin o çok özel pişmanl...

Ben inandığım masalları mı anlatıyorum, sen kendininkini yaşıyorsun!

Adam: Bu şekilde konuşarak ne büyük bir günah işlediğinin farkında değil misin? Kadın: Günah diye bir şey yoktur! Adam: Günah diye bir şey yok mu dur? Ne dediğinin farkında mısın sen? Kadın: Anlamıyorsun değil mi hala? Günah sadece senin kafanın içinde, günah sadece senin düşüncelerinde. Adam: Çok fazla ileri gidiyorsun. Bu şekilde konuşmayı bırakıp bir an önce Tanrıdan af dilemelisin. Kadın: Tanrı hiç bir zaman affetmez. Çünkü o hiç bir zaman bizleri kınamaz. Onu o kadar yanlış tanıyorsun ki. Tanrı her zaman sadece bizim mutlu olmamızı ister. Adam: Lütfen artık devam etme Tanrı seni duyuyor. Kadın: Evet doğru söylüyorsun. Tanrı beni her zaman duyar ve her zaman bana sevgiyle gülümser. Adam: Yeter artık sus. Daha fazla günaha girme. Bir an önce dua et ve Tanrıdan af dile. Kadın: Neden Tanrıya bir ebeveyn rolü yansıtma ihtiyacı hissediyorsun? Neden ödüllendiren, yargılayan ve cezalandıran bir Tanrı ortaya çıkarmak, sevginin çerçevesinde korkuya dayanan bir gerçeklik yaratmak i...

Yoksa o sizin hayatınızdaki tek şans mıydı?

Hadi silkin artık, toparlan biraz... Bırak bu yorgun ruhların, fazla demlenmiş acı buruk tadını inatla yudumlamayı. Hatırlamıyor musun yoksa? Aşk şarabını ilk kez yudumladığında başının tatlı tatlı dönmeye başladığı o unutulmaz ilk anı. Onu her gördüğünde kalbinin nasıl yerinden fırlayacakmış gibi deli deli attığını. Ne o, inancın mı kalmadı yoksa artık aşka? Yoksa o senin hayatındaki tek şans mıydı? Bitti diye o tek şansını da kaçırdığını mı düşünüyorsun? Yoksa bundan sonra hiç aşık olmayacak mısın? O çok beğendiğini söylediğin muhteşem aşk şarabını bir daha hiç içmeyecek misin? Bundan sonra hiç kimseyi onun kadar sevemeyecek misin? Gerçekten böyle mi düşünüyorsun? Yoksa sen dünyadaki bütün mutlu çiftlerin birbirlerini bir kere de bulduğunu mu zannediyorsun? Yapma Allah aşkına. Aslında sen de gayet iyi biliyorsun. Şu an içini yakan o ayrılık ateşi elbet bir gün sönecek. Derken ardından çıkan rüzgar onun da küllerini uzaklara doğru üfleyecek. O da en sonunda senin için mazide kalan hoş...