Acı dediğimiz şey de zaten kendi susuzluğu ve açlığıyla kavrulan mutluluk değil mi?
Yorgunum... Sanırım yılların taşıdığı yorgunluk en sonunda beni de yakaladı. Zihnim sürekli geçmişte dolanıyor. Nedense gidip gidip hep aynı yıllara takılıyor. Hep o aynı hüzünlü yüzle karşılaştığım, acı kokan yıllara! Sanki o yılların arasında kalan yıllar, ekspresin durmadan geçtiği istasyonlar. Hızlı geçildiği için çok net olarak hatırlanmayanlar. Düşünüyorum... Nelerin toplamıyım ki ben? Şu an hatırlayamadığım, toplama dahil neler var içimde? Suskunum... Sanki bir yargılamanın sonuçlanmasını bekliyormuş gibi. İçimde bir şeyler yıkılıyor. Yıkılan şeylerin yarattığı o büyük boşluğu hissediyorum. Boşluğun içinde acı kokan, yarı görüntü, yarı sözcük parçacıkları uçuşuyor. Bir ses bağırıyor içimde, bu boşluğun adı “hayal kırıklığı” diye. Üzülüyorum... Bu iki kelimeyi birlikte duymak mutlu etmiyor beni. İnsan eğer, acının ağır peçesini yıllar sonra kaldırabiliyorsa, mutluluğun yüzü ile karşılaşır o ağır peçenin ardında. Acı dediğimiz şey de zaten kendi susuzluğu ve açlığıyla kavrulan mu...