Ana içeriğe atla

Hatırlayabiliyor musun? İlk ne zaman vazgeçtin içinden geldiği gibi yaşamaktan?

Hatırlayabiliyor musun?

Gerçek seni ilk ne zaman ve neden terk etmeye başladın?

Her geçen gün seni kendinden uzaklaştıran bu garip yolculuğa, seni kimler çıkardı?
Kimler öz benliğinin yeterince iyi olmadığına, kendi ruhunun sana yetemeyeceğine seni inandırdı?
Kendine olan sevgi ve inancınla hareket etmenin eksik, yanlış olduğu düşüncesine seni acaba kimler, nasıl taşıdı?
Kimler sahip olduğun o güçlü “kendim olma arzusu” nun yerine “kendi imajımı gerçekleştirme arzusu” nu koydu? 
Kabul görmek, reddedilmemek için, kendin olmak dışında başka bir şeyler de daha yapman gerektiği yalanıyla seni kimler kandırdı?

Hatırlayabiliyor musun?

İlk ne zaman vazgeçtin içinden geldiği gibi yaşamaktan?
Kendini açıkça ortaya koyup, ben gerçekte buyum diyebilme cesaretini, yaşadığın hayattan keyif alma yeteneğini ne zaman yitirmeye başladın?
Kendi ışığının seni yeterince aydınlatamayacağına seni kimler inandırdı?
Kim aradığın cevapların, senin değil de başkalarının içinde saklı olduğu yalanıyla seni kandırdı?
Dışarıdaki dünyanın içindeki dünyadan daha gerçek olduğuna, içten dışa değil, dıştan içe yaşamanın daha doğru olduğuna seni kim inandırdı?

Olman gereken ve olduğun “ben” arasındaki bitmek bilmeyen gerilimle dolu bu çaresiz, tedirgin hayata seni kimler mahkum bıraktı?

Biliyor musun?

Kendimizden her kim yüzünden, her ne sebepten dolayı, ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, o anda nasıl bir hayat yaşıyor olursak olalım, içimizde kaynağı biz olan, bizden başka hiçbir kimsenin bize veremeyeceği bir kıvılcım her zaman vardır. O küçük kıvılcımdır kulağımıza her koşulda umudu fısıldayan, bizi ayakta tutan ve o gün geldiğinde, biz kendimizi artık buna hazır hissettiğimizde, zaman içinde uzaklaştığımız “ben” e, bizi yeniden yaklaştıran.
 
Yangınlar ormanı kül ettikten sonra yeniden açan çiçekler gibi, tüm yaşanmışlıkların ardından gerçek ben’i içimizde yeniden canlandıran, yeniden ayağa kaldıran.

Kendimizi özgür, mutlu, huzurlu hissettiğimiz, hayatın anlamını daha net görebildiğimiz,  tadını çok daha fazla çıkarabildiğimiz, içimizdeki o saklı cennete bizi yeniden ulaştıran...

Haşim Arıkan


Fotoğraf:  Pexels / Ricardo Ferreira
 

Yorumlar

lyrá dedi ki…
o ilk vazgeçiş sorusunu sormanız çok dokundu.. yangından sonra açan çiçek metaforunuz ise umut verdi..

Popüler Yayınlar

Geçmiş olan ben'in, şimdiki ben'den ne istediğini aslında biliyorum!

  İnsanın hayatta bir şeylere tutunmaya, zihninde sürekli hayata dair kendini rahatlatacak yeni düşünceler, tanımlar, kayıtlar oluşturmaya gerçekten de ihtiyacı var mıdır? Bir insanın yaşadığı hangi deneyimler doğru, hangi deneyimler yanlıştır? Yaşadığımız deneyimleri doğru ya da yanlış yapan, sürekli geçmişten beslenen zihnimizin, onları dünün filtresinden süzerek yüklediği anlamlar mıdır?   Biz her ne kadar hayatımıza dair önemli kararları kendimizin verdiğini zannetsek de;   Aslında verdiğimiz o kritik kararlar, biz doğmadan önce hazırlanan reçetemizdeki formüle göre, zamanı geldiğinde zihnimizde sessizce baş veren, hikayemizin kaçıp kurtulamayacağımız kilometre taşları mıdır?   Hayatı gerçekten de yaşamış diyebileceğimiz o insan!?

Dün, bugün, yarın...

  “Dün, bugün, yarın” üçgeni içine sıkıştırdığımız zaman, bizi dünden uzaklaştırırken, aynı hızla da yarınlara doğru yaklaştırıyordu. Yaşananlar, bugün olduğunda, birer anıya dönüşüp düne takılırken, yaşanmak istenenler hayallere asılı bugünden yarınlara doğru uçuşuyordu. Dün bugünün korkusu, yarın bugünün umudu olmaya soyunduruldu. Dünden bugüne sızan korku, yarının umutlarının arasına sessizce kuşkuyu saldı. Kuşku, inancı boğdu, tüm zehirini an’a akıttı. Zehirlenen an, umutlarını yitirip, telaşla, bugünü, düne ve yarına iyice bulaştırdı. Dün, bugünü, eğer farklı bir şey yaparsa hiç bir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağıyla korkuttu. Yarın ise farklı bir şey yapmazsa herşeyin yine düne benzeyeceğiyle. Korkunun iyice esiri olan bugün, telaş içinde yarınlardan aldığı “hayalleri” hızla öğütmeye, onları “asla olamayacaklar” listesine kaydetmeye başladı. Yarının bilinmeyen mutlulukları, dünün bildik acılarına yenik düştü. Seçilmiş yalnızlıklar, öğrenilmiş çaresizliklere d...

Otobüsün içindeki son beş kişiydiler...

Son durağa doğru yaklaşan otobüsün içindeki son beş kişiydiler. Otobüsleri hergünkü gibi sıkışmış olan İstanbul trafiğinde adım adım ilerlerken, onlar kendi hallerinde, kendi düşünceleri içinde yüzmekteydiler. Orta kapının tam karsısındaki koltukta oturan siyah tayyörlü kadının gözü kaldırımda annesiyle tartışan genç çocuktaydı. Biraz buruk bir şekilde gülümsedi. “Üzgünüm senin için” dedi içinden. “Maalesef düzen böyle! Sen ne kadar kızsan da, sinirlensen de. Herkes senin için neyin iyi olduğunu, neyi yapman gerektiğini söyleyecek sana. Senin kendi yanıtlarını bulabilmen için inatla sana fırsat, şans tanımayacaklar. Kendi doğrularına inanman için seni hergün daha çok zorlayacaklar. Bir müddet sonra senin de ehlileşme sürecin başarıyla tamamlanmış olacak. Ve onlar seni başarıyla ehlileştirdikleri için kendileriyle gurur duyacaklar.” Orta kapının hemen yanındaki tek kişilik koltukta oturan kısa kızıl saçlı genç kadın elindeki telefona az önce gelen “Seni seviyorum” yazan mesajı okuyunca ...